| karabiber's profilekarabiberPhotosBlogLists | Help |
|
April 27 Google Google Söyle Bana, Aradığım Şey Sende Var Mı Acaba?Geçenlerde sıkıntıdan yıllardır bakmadığım arkadaşım cedric'in bloğunu karıştırdım ve "aramanın böylesi" konusu çok hoşuma gitti. Bloğuna yönlenen aramalardan bir demet yapmış ve okuyucularına sunmuş. Sonra bende merak ettim, acaba benim space'de neler aranmış diye ve ancak bunları bulabildim. Uzun zamandır bir şey yazıp çizdiğim yok eh bu kadar kişinin şans eseri de olsa spaceimi ziyaret etmesi güzel bir şey. Sağolun çok sağolun:P Arada fırsat buldukça ve yine böyle antin kuntin arama sonuçları karşıma çıkarsa eklemeye devam ederim. Belki de etmem. Ederim canım niye etmeyeyim yav. Bkz. kendi kendi ile hesaplaşmasını yazı dilinde bile sürdüren dengesiz bünye, yani ben:)
annesi ölen ( :( )
evdeki tahta kapılar nasıl boyanır ( işe bir boya, bir de fırça almakla başlayabilirsin, ya da en iyisi bir boyacı tut )
yine gece, yine hüzün Ve yine içimde sen ( içindeki beni google da bulabileceğine inanıyor musun acaba:P )
çatı katılı ev modelleri ( çatı katılı derken, çatı katlı olabilir mi acaba? )
evler ( nasıl bir ev bakmıştınız 2 oda 1 salon? )
parıldayan resimler ( bende çok vardı onlardan umarım bulmuşsundur )
çiçekli evler ( ne tür çiçekli olsun menekşe, manolya, kaktüs? )
beynimin tepesinde keçeleşme ve yanma hissi ( yanmayı anladım ama keçeleşmeyi çözemedim ben, acilen bir nöroloji uzmanı öneriyorum )
taş evler ( yazı yazmayı bırakıp emlakçılığa mı başlasam acaba :) )
yalnızlık gül ( anlamadım :S )
anne şiirleri ( ee anneler günü yaklaşıyor malum, oturup kendin yazsana çok ayıp ama, çok hazırcı olduk çooook )
masaj yapan terlik ( öyle bir şey varsa bende istiyorum )
April 17 :)Hani sınavda fütursuzca atarsın tutar ya
Hani sen perşembe zannederken aslında cumadır ya
Hani eski paltonun cebinde 3-5 lira bulupta hazine bulmuş gibi sevinirsin ya
Hani yağmurda şemsiyesiz sırılsıklam olmuşken, sığınacak bir tente bulursun ya
Hani televizyonda zap yaparken en sevdiğin filme rastlarsın ya
Hani hayatında korkunç şeyler olurken, aniden uyanıp bunun bir rüya olduğunu anlarsın ya
Hani en sevdiğin sanatçının konserine bilet bulamazken, aslında bir arkadaşının iki kişilik bilet almış olduğunu öğrenirsin ya
Hani her hangi bir şiir okurken, içinde sana dair bir cümle yakalarsın ya
Hani radyo dinlerken birden sevdiğin bir şarkı çalar ya
Hani yalnızlıktan bunaldığın bir sırada, eski bir dost kapını çalar ya
Hani ayın sonunu nasıl getireceğim diye düşünürken, patronun maaşına zam yaptığını öğrenirsin ya
Hani en sevdiğin kazağına bulaşan lekeyi, annen mucizevi bir şekilde çıkarmayı başarır ya
Hani tatlı krizine girmişken, dolabın ücra köşelerinde bir paket çikolata bulursun ya
Hani tamamen kaybettiğini sandığın kolyeni, bir gün ummadık bir yerde bulursun ya
Hani doğumgününde arkadaşın aslında tam da ihtiyacın olan hediyeyi almış olur ya
...
İşte beni böyle gülümsetecek birine ihtiyacım var sanırım:)
April 10 Kökleri Boyundan Büyük Çelimsiz AğaçKüresel ısınma maduru bir arazide,
Solmaya yüz tutmuş bir ağaç gibiyim. Dallarım uzanır gökyüzüne, Köklerim tutunmaya çalışır yeryüzüne. Bir damla su verenim yok. Gücüm yok, kuvvetim yok. Bir tek umarsızca uçuşan kuşlar..
Serçeler, baykuşlar, kartallar.. Gelirler ve üzerime pisleyip giderler. Dallarımda tüylerini unutup göç ederler. Ey benim güçlü kartalım;
Kanatlarını gererek korudun ya yapraklarımı yakıcı güneşten, Şimdi nerdesin? Dal sarktı, hain kartal kaktı! Ve ben yine o unutulmuş arazi de, yerle gök arasında bir yerlerdeyim. Sonra bir minicik serçe;
Sesi boyundan büyük ve mertçe. Dört döner sağda solda, Bir o ağaçta, bir bu ağaçta. Arada bir gelir konar dallarıma. Öter durur aynı nameleri. Bir gün kara bir kedi gelip kapıverirse seni, Üzülür müyüm acaba? Ve sevgili baykuşum
Yapraklarımın gizlediği, ücra dallarımdan birindesin şimdi. Aslında hep orada olduğunu biliyorum.. Fakat doğanda var sakinlik, Gece olupta o muzip gözlerini göremediğim zaman, Varlığını unutuyorum. Ben buyum işte.
Hep aynı yerinde, yalancı baharlara aldanmış bir ağaç. Belki bilerek, belki de aldanmak isteyerek. Ama her seferinde gerçekten severek.. Şimdi, hemen şimdi güçlü bir fırtına esse,
Beni silkeleyip kendime getirse, Kurumuş yapraklarımı dökse ayaklarımın dibine, Uçurup kaçırsa yine bütün kuşlarımı, Ve deli bir yağmur yağsa ardından, Toprağa daha güçlü bağlansam. Daha sağlam bassam ıslak yeryüzüne. Ardıdan yeşillensem.. Bir yerlerden bana göç etmiş bir kuş gelse, Huzuru bende bulacak sevimli bir kuş.. Yuvasını yapsa sol omzumun üzerine. Bana şarkılar söylese, Bende yapraklarımı hışırdatarak eşlik etsem ona her gece. Fena mı olurdu? Küre ne kadar ısınırsa ısınsın, Ben içim donarak öleceğim sanırım. March 23 Sevgili-cilikÇocukken oynadığımız evcilikler geldi birden aklıma. Yalandan bir evimiz olurdu, bir eşimiz ve de çocuklarımız. Eşimiz akşam işten gelirdi, biz yemeğimizi yapmış olurduk ve hep birlikte sofraya otururduk. Oyuncak tabak çanaklarımızla olmayan yemeğimizi yer, ve aslında olmayan eşimizle çocukça muhabbetler ederdik. Sonra vakit geç olup da, annelerimiz bizi sahici evlerimize çağırdığında, olmayan ailemizi geride bırakıp, bu kez bir evin hanımı değil de çocuğu rolünü üstlenerek gerçek bir masaya otururduk. Sahici yemeklerimizi yediğimiz, fakat ailemizin sahiciliğini kestiremediğimiz zamanlardı o geride kalan yıllar… Sahici aile! Yani yüzeysel olarak düşününce; anne, baba ve çocuklardan oluşan, güven, emek ve sadakatle perçinlenmiş o kutsal çatı..
***
Her neyse konumuz bu değil aslında. Geçmişten bugüne döndüğümde başıma gelen çoğu şeyi bu evcilik oyununa benzetiyorum. Aslında evcilik aşamasına geçemeden, sevgilicilik kısmında tıkanıp kalan bir oyun gibi. Tanışıyorsun dünyanın her hangi bir yerinde ve her hangi bir şekilde. Ruh eşini bulduğunu zannediyorsun. Ya da senin ruh eşin olsun diye onu şekilden şekle sokmaya çalışıyorsun. Bazen sadece yalnızlıktan bunu yapıyorsun, bazen neden yaptığını bilmeden şuursuzca hareket ediyorsun. Ve böylelikle başlamış oluyor sevgilicilik oyunumuz. El ele gezmeler, öpüşüp, sevişmeler, sık sık görüşmeler, telefonda saatlerce konuşmalar, kıskançlık sendromları, çiçekler ve de börtü böcekler. Oyunun ana kuralları genellikle bu şekilde işliyor. Ve bir de bakıyorsun kendini tamamen kaptırmışsın bu sevgilicilik oyununa. Karşındakini belki gerçekten seviyorsun, ya da belki de sadece bu oyunu seviyorsun. Bunun ayırımını yapamayacak kadar kapılmış oluyorsun bu hadiseye. Sonra bir gün zamanı gelip de biri oyun bitti diye seslendiği zaman kendine geliyorsun. O biri ya kendi iç sesin oluyor, ya da gerçek ruh eşin. Kimi zaman da oyun arkadaşının ta kendisi..
***
Bana gelince bazen bende oynadım bu oyunu. Birilerini sevdiğimi sandım, aslında sevgiliciliği seviyormuşum farkında olmadan. Bazen de benimle oynadılar. Bu kez ben gerçekten sevdim, fakat karşımdaki sevgilicilik oynuyordu benimle. İşin aslı hiçbir zaman sevgilicilik yerine sevgili olmayı başaramadım hiç kimseyle. Ama diğer bir yönden bakınca da oyunun bitmesi gereken yerde sona ermesi Allah’ın bir lütfu olmalı. Ya evli olup da, evcilik oynuyor olsaydık farkında olmadan? Olan yemeklerimizi yerken, aslında gerçekte bizim olmayan eşimizle bir hayatı paylaşıyor olsaydık? Ta ki biri oyun bitti deyinceye dek, sürüp gitseydi bu evcilik oyunu? O zaman daha çok yara almaz mıydı insanoğlu?
***
Velhasıl kelam; sevgilicilik yerine, sevgili olabilmeyi başarabilmek, evcilik yerine evli olabilmeyi başarabilmek ümidiyle. Benim hala umudum var…
March 17 Balon Patladı BUMAşk böyle bir şey işte bu zaman diliminde... Hoşgeldin hayatıma, apar topar geldin. Kimsin, nesin bilmiyorum ama seni seviyorum. Çok uykum geldi biraz yanında uyuyabilir miyim? Uyurken saçlarımı okşar mısın biraz, sevgiye ihtiyacım var. Uzun zaman oldu birinin koynunda gözlerimi kapamayalı. Uzun zaman oldu aşktan bahsetmeyeli. Konuşur musun benimle? Bana beni sevdiğini söyle, hadi hadi söyle yarın unuturum ben balık hafızalının tekiyim zaten. Biraz romantizm, biraz cinsellik ve bak işte elimizde aşk. Ne kadar da kolay. Ne kadar da yüzeysel ama bir o kadar da rahat. Bugün sev, yarın terk et. Yok canım sorun değil, ben alışırım. Önüme bakarım, seni de unuturum. Kimleri, kimleri unutmadım ki? Yolum açık olsun değil mi? Açık olsun ki birileri gelsin, birileri gitsin. Herkes bir parça koparsın gitsin. Dedim ya sorun değil yenilerim ben kendimi. Ruhum kirlenir biraz belki ama, "kirlenmek güzeldir" değil mi sloganımız böyle artık bu zaman diliminde. Bir gün gerçekten sevenler, ertesi gün gerçekten terkedip giderler. Hangisi daha gerçektir diye düşünmene bile fırsat kalmaz. Zaten gerçek kimin umrunda ki. İçi hidrojen gazıyla doldurulmuş bir balon gibidir aşk. Biri gelir patlatır. Sende o etrafı saran plastik kokusu ve elindeki şekilsiz aşk parçalarıyla kala kalırsın. İşte asıl gerçeklik budur. Patlayan aşk ve elinde kalan parçacıklar! Hoşgeldin hayatıma seni seviyorum, hoşçakal yolun açık olsun... Budur hikayemiz!
August 15 Enstantane8. KapıGiriş: karabiber
1. Kapı: karabiber 2. Kapı: PRAtes 3. Kapı: Draven 4. Kapı: mutualist 5. Kapı: Draven 6. Kapı: Kasap 7. Kapı: Draven 8. Kapı karabiber Giriş
Uyan!
Uyan Haydi! Dumah!!! Kanepeden korkuyla sıçradı Dumah. Gözlerini açtığında etraf hala karanlıktı. Yattığı yerden doğruldu, bir şeylerin ters gittiğini hissediyordu. Burası kendi odası değildi. Etrafta loş bir ışık hakimdi. Penceresiz bu odadaki keskin rutubet kokusu ciğerlerine işledi. Görünüşe bakılırsa uzun zamandır temizlenmemiş ve kasvetli salonunda uyandığı kanepeden başka hiçbir eşya bulunmayan ahşap bir evdi burası. “Nerdeyim ben?” diye söylendi kendi kendine. Kanepenin tam karşısında uzun dar bir merdiven uzanıyordu. Merdivenin hemen yanındaki duvarlarda basamaklara hafif ışık veren sıra sıra aplikler asılıydı. Ağır adımlarla ve biraz da korkarak merdivenleri tırmanmaya başladı. Ev öyle eskiydi ki, merdivenlerin çıkarttığı gıcırtı her adımda beynine bir iğne gibi saplanıyordu adeta. Son basamağı çıktığında önünde uzun bir koridor uzandı. Sol tarafında dört, ve yine sağ tarafında dört adet kapı bulunan koridorda irkilerek ilerledi. Her kapının üzerinde numaraları yazılıydı. Birinci kapının tokmağını çevirdi. Fakat kapı kilitliydi. Var gücüyle zorladı ancak kapının anahtarı olmadan açılması mümkün değildi. O sırada gözü duvardaki bir tabloya ilişti. Uzun siyah saçları, küçücük bir burnu ve üzüm tanelerini andıran iri yeşil gözleriyle çok güzel bir kadın portresiydi bu. Biraz daha yaklaştı tabloya ve hemen tablonun asılı olduğu çiviye iliştirilmiş anahtar çarptı gözüne. Hiç tereddüt etmeden anahtarı aldı. Anahtarın üzerinde 1 yazıyordu…
1. Kapı
Hemen bir numaralı kapıya koştu Dumah. Anahtarı kilide soktu, içinden umarım açılır diye geçiriyordu. Kapının ardında ne bulacağını dahi düşünmeden kilidi açtı. Kapının üzerindeki anahtar kayboluverdi ve kapı ardına kadar açıldı. Dumah, gördüğü manzara karşısında kısa bir süre kendini kaybetti. Neden sonra ayaklarının acısıyla kendine geldi. Farkında olmadan bir iki adım atıp, o eşsiz manzaraya doğru ilerlemişti. Kızgın kumlar ayaklarını yakınca, karşısında duran masmavi berrak denize doğru koşar adım yürüdü. Burası cennetten bir köşeydi sanki. Parıl parıl açık bir gök yüzünün altında alabildiğine uzanan berrak bir deniz ve altın taneciklerini andıran uçsuz bucaksız bir kumsaldaydı şimdi. Etrafta kimsecikler yoktu. Hala şaşkınlığını üzerinden tam olarak atamayan Dumah, denizin kıyısında biraz ilerledi. Neden burada ve tek başınaydı? Evine nasıl dönecekti? Bir anda tüm bu sorular beynine hücum etmeye başladı. O sırada ayağına bir şişenin çarptığını hissetti. İçinde bir kağıt parçası ve bir de anahtar bulunan şişeyi eline aldı. Bu kurtuluşu olabilir miydi? Şişenin içindeki notu okuduğunda ilk işi saatine bakmak oldu. Şişenin içersinde üzerinde 2 yazan anahtarı da alarak var gücüyle kapıya koştu ve bu cennetten kaçarcasına uzaklaşıp kendini yine o kasvetli koridora attı. Ardından kapı gürültülü bir şekilde kapandı. Bir daha açılmamacasına!
Koridora vardığında derin bir nefes aldı Dumah. Kapının hemen dibine oturmuş bir elindeki anahtarla oynuyor, bir yandan da şişenin içinden çıkan notu büyük bir sınava hazırlanan öğrenci edasıyla sindire sindire okuyordu.
Her bir kapının içersinde, diğer kapıyı açan bir anahtar olduğu yazıyordu notta. Ve kapının kilidini açtıktan sonra, bir sonraki kapının anahtarını bulup oradan çıkana kadar tam bir saatinin olduğu belirtiliyordu. Dumah’ın bu evden kurtulabilmesi, 8. kapıya ulaşabilmesi için kıyasıya bir mücadele vermesi gerekiyordu. En çok içini ürperten de diğer kapıların ardında ne olduğu idi. Peki ya vaktinden öncen anahtarı bulamazsa ne olacaktı? Sonsuza kadar bu evde, ya da o kapılardan her hangi birinin ardında mı kalacaktı? Düşüncesi bile içini ürpertti. Elinde üzerinde 2 yazan anahtara bakarak ayağa kalktı. Ne olursa olsun bu evden kurtulacaktı…
2. kapı
Oturduğu yerden bir hışımla kalktı...Avucunda sıkı sıkı tuttuğu anahtarı kapılara sırayla denemeye başladı.Ama olmuyordu işte! Hiç bir deliğe ait değildi kahrolası anahtar.İyice çaresizliğe kapılan Dumah'ı parlak zekası da tek başına bırakmıştı.Bütün kapıların baktığı büyük salon boşluğunda dolanmaya başladı.Her attığı adım bir öncekinden hızlanır hale gelmişti.Daha hızlı daha hızlı...Bir an ayakları birbirine dolandı ve yere yığılıverdi.Kafasını çarpma hızıyla sanki beyninin içindeki karışık parçalar yerli yerine oturmuş,görüntü netleşmişti.Yürürken tökezleme nedeni bir önceki adımı henüz bitirmeden ait olduğu yere götürmeden diğerini atmış olmasıydı.1 numaralı kapının anahtarı da hala cebindeydi görevini tamamladığı halde yerine konulmamıştı.Tahta parkeye yastık gibi yerleştirdiği başını kaldırıp doğruldu.Büyük bir iş başarmış gibi göğsünü kabarttı,üstünün tozunu silkeleyip omuzlarını iyice dikleştirdi.1 numaralı kapının önünde durup cebindeki anahtarı çıkardı.O odaya birdaha girilmemesi gerekliydi.Bacaklarını kırıp kapının altına kadar eğildi ve anahtarı asıl sahibine ,odaya geri vermek üzere aralığından içeri doğru itiverdi.
Hemen yan tarafındaki diğer kapının önüne kayıverdi.Elinde sıkıca tutup yumruk yaptığı parmaklarını açtı bir bir.Yavaşça anahtarı deliğiyle buluşturdu içinde büyük bir korkuyla beraber.Ama korktuğu olmadı,az önce önünde duvar gibi duran kapı bütün sırlarını,nimetlerini sunmak için önünde saygıyla kenara çekildi. Bir an gözlerine inanamadı Dumah...Bir sürü kadın! Esmer,sarışın,asyalı,arap.. Dünyanın her yerinden birbirine benzemeyen,çırılçıplak ve göz alıcı güzellikte kadınlar.Odaya adımını atar atmaz aynı çeşitlilikte ama birbirine karışmayan sarhoş edecek tatta kokular aklını başından almaya yetmişti.Rüyayla gerçek arasında koşuşturuyordu şimdi. Şarkılar,kıvrımlar,gülüşmeler,dokunuşlar...Ken dini onlara tamamen teslim edeceği sırada eline yumuşacık bir el dokundu.Başını kaldırdığı an gözlerini kısmasına sebep olacak güzellikte bir kadın Dumah'ın avuçlarına 3.anahtarı bıraktı.Sersemlikle zar zor düşünse de nefsi hiç istemesede burdan da ayrılma vakti gelmişti... 3. Kapı Anahtarın kilit de çıkardığı hafif “klik” sesi görevini yerine getirdiğini bildiriyordu. Beyni ve uzuvları arasındaki iletişimi sağlayan sinirleri aşırı hormon akını yüzünden işlevlerini tam olarak yerine getiremiyor, apaçık bir şekilde ona ihanet ediyorlardı. Eski moda ahşap kapının kulpu ile parmakları temas ettiği an, kalbi buz gibi bir hisle çarpıldı. Bu da nesiydi? Afalladı Dumah, şok dalgası bedenini terk ederken o hala kapı kulpunu sıkıca kavrıyordu. Neden sonra çevirmek aklına geldi ve kapı buyur edercesine açılmaya başladı.
İlk adımını karlı bir zemine attı Dumah. Her yer bembeyazdı, kar, buz, donmuş ağaçlar, kayalar. Her şey. Ama burada bir terslik vardı, çünkü üşümüyordu. Sırtındaki kıyafetlerin onu bu soğuktan koruyamayacağı aşikardı. O halde neden üşümüyordu? Tam bu esnada saat aklına geldi ve hızlı adımlarla bulunduğu yeri dolaşmaya başladı. Anahtar, evet anahtarı bulmalıydı yoksa sonsuza dek burada kapana kısılırdı ve bu kesinlikle korkunç bir şeydi onun için.
Her adımında ona eşlik eden ezilen kar sesleri ona garip bir tatmin hissi veriyordu. Hafif hafif kar yağıyordu şimdi, içeri adımını atalı yaklaşık bir beş dakika olmuştu. Ve hala anahtardan eser yoktu. Büyükçe bir kaya gördü ve içini bir telaş kapladı, bu kayayı az öncede görmüştü. Ve evet, ayak izleri, onun ayak izleri! Lanet olsun, işi batırmıştı yine, daire çiziyordu olduğu yerde. Karların arasına çöktü Dumah. Başını ellerinin arasına alıp kendi kendine söylenmeye başladı. “Lanet olsun, lanet olsun, lanet olsun.” Hiçbir şeyi doğru düzgün yapamayacak mıydı?
“Uğraşıyorsun evlat, kendine bu kadar yüklenme” tanıdık bir sesti bu, çok eskilerden. Çocukluğundan, kısa pantolonuyla sokaklarda koşturduğu günlerden. Hızlıca kafasını kaldırıp sesin geldiği tarafa baktı. Yüzüne garip bir gülümseme çöreklendi. Bu olamazdı, hayır hayır imkanı yoktu.
Doğru değil bu, hayır hayır.
“Sen burada olamazsın!” diye bağırdı.
“Ve beklide sen etrafında daireler çizen aptal bir çocuk değilsindir” diye cevapladı Dumah’ın babası.
“Sen öldün” sesi neredeyse ağlamaklıydı. “Nasıl bir kabus bu, neler oluyor bu lanet olası yerde!”
“Zamanın azalıyor oğlum, dediğin gibi ben teknik olarak burada değilim. Ama senin yapman gereken şeyler var.” Durdu ve bir iki saniye oğlunu süzdü. Kesinlikle çaresiz görünüyordu, sağduyusunu kaybetmişti, paniğin onu yönlendirmesine izin verir bir durumdaydı.
“Burası neden bu kadar soğuk biliyor musun?”
“Hayır” diye yanıtladı başı elleri arasında.
“Burası senin kalbinin içi gibi evlat. Buz gibi, soğuk, yalnız, sürekli kış. İçinde bahar yok.” Dedi babası. Gelip oğlunun yanına karların içine oturdu.
“Nedenlerini anlayabiliyorum, beni hiçbir zaman sevemedin, ben de sana yeterince sevgi aşılayamadım bunu biliyorum. Ama artık bir şeyleri düzeltmen için yeterince zaman geçmedi mi üstünden?” Ayağa kalkıp elini oğluna doğru uzattı. Kendisine uzanan ele bakan Dumah, birkaç saniye sonra kendi kendine ayağa kalktı.
“Senin yardımını istemiyorum” dedi babasına. “Seni hiçbir zaman sevmedim evet haklısın. Ve hiçbir zaman da sevmeyeceğim.” Dedi ve sırtını babasına döndü. Yaşlı adam üzgünce kafasını öne eğdi ve elinde tuttuğu anahtarı oğlunun eline sıkıştırdı.
“Yolun açık olsun evlat, sana karşı işlediğim hatalardan dolayı umarım bir gün beni affedebilirsin. Buna inanmasanda sen benim oğlumsun… Ve ben seni gerçekten seviyorum.”
Dumahın gözünden damlayan yaşlar yanaklarında ıslak izler bırakıyordu. Yavaşça arkasını döndüğünde orada kimse yoktu, Ne bir ayak izi ne de başka bir işaret. Öylece var olup, öylece yok olmuştu. Kimsenin farkında olmadığı hayatlar gibi.
Kapının eşiğine geldiğinde kalbinin soğukluğunun simgesi karlar başının üzerinde adeta dans ediyordu. Son bir kez arkasını dönüp baktığında ufukta birkaç siyah bulutun aralandığını gördü. Pek ihtişamlı olmasa da Ra’nın güneş kayığı ufukta yüzünü gösteriyordu.
Ve sonra arkasına bile bakmadan uzaklaştı kalbini simgeleyen karlardan...
4. kapı
Babasının verdiği anahtarı elinde sıkıca tutan Dumah yöneldi 4. kapıya. 4. kapı demirdendi ve parlıyordu. Dumah o kapının arkasında neler olduğunu gerçekten çok merak etmeye başlamıştı ve anahtarı kilide soktu. Kapı açıldığında inanılmaz bir ışık gözlerini kamaştırıyor ve hiçbirşey göremiyordu. Adım attıkça ışıklar azalıyordu ve birdenbire gördüğü şey karşısında çok sevinmişti. Burası onun eviydi... Büyük bir özlem ile evinin kokusunu içine çekti Dumah. Evde kimse yoktu, hiçkimse.. Artık başka kapı açma zorunluluğu olmadığını düşünürken evin sokak kapısını açtı ve baktı ki burası uzay boşluğundan başka birşey değil. Buradan tek çıkış yolu 5. kapının anahtarını bulmaktı. Kendi odasının altını üstüne getiren Dumah hiçbirşey bulamadı. Saatine baktı süresi hızla azalıyordu. Evin neresine baktıysa hiçbirşey bulamayan Dumah hiç istemese de annesinin ve babasının yatak odasına doğru yöneldi..
Odaya girdiğinde babasının yastığının üzerinde bir not buldu notda şu yazılı idi:
" Dumah oğlum. Sana kendimi her zaman yanlış tanıttım. Beni hiç sevmedin. Şu andan sonra sevmeni de beklemiyorum zaten çünkü sen bunu okurken ben çoktan ölmüş olacağım oğlum. Hayatta en acı şeymiş tek evladına kendini sevdirememek.. Oğlum eğer bir şeyin peşindeysen onu bulmak için içindeki kahramanı ortaya çıkarmalısın. İçindeki kahraman açığa çıkınca bulacaksın aradığını.. Şimdi kafanı sola doğru çevir. Başka bir hayatta görüşmek üzere, seni seviyorum oğlum.. "
Kafasını sola doğru çeviren Dumah sehpanın üzerinde babasının kucağınca kendisinin küçüklük resmini gördü. İnanılmaz duygulanan Dumah ağlamaya başladı. Gözlerinden düşen her damla babasına olan sevgisini artırıyordu ve içinden dedi keşke geriye dönebilseydim bu olanlar hiç olmasaydı... Kendini toparlayan Dumah'ın gözündne düşen son damla yer ile temas eder etmez 5 sayısı şeklinde bir anahtara dönüştü. Hemen anahtarı aldı ve saatine baktı. Yalnızca 30 saniyesi kalmıştı ! Ne kadar gitmek istemese de Dumah artık gitmek zorundaydı. Yaşadığı ve hala nedenini bilmediği bu olayların diğer kapılarda açıklığa kavuşacağını umarak koşarak evden dışarı çıktı ve 4. demir kapı hızlıca kapandı ve etrafına tekrar baktı. Dört kapıyı geride bırakmış ve 5. kapıya doğru yönelmenin verdiği mutluluk hissi artmıştı. Artık bu işin şakası olmadığını ve bu kapıların ardında her an herşeyin olabileceğini anlamıştı. Artık çok dikkat etmeliydi ve en önemli soru ise bunu ona kimin ve nasıl yaptığıydı..!?
5. Kapı
Bir kapı daha geçti yorulmuş varlığından.
Titreyen ellerinde tuttuğu anahtar kafasına dayanmış soğuk bir namlu etkisi yapıyordu bedeninde. Bu kapının ardında ne vardı? Bu sefer nasıl bir sürpriz bekliyordu onu. Anahtarı deliğe sokarken ellerinin titremesini engellemek için büyük çaba sarf etmesi gerekti. Başarılı bir “klik” sesi ile yorgunca kapıyı içeri doğru itti.
Karanlıktı her yer, görebildiği tek şey ilerdeki fosforlu bir elektrik düğmesiydi. Hayata gözlerini yummuş bir kör gibi elleri önde ilerlemeye başladı. Yakınlık ve uzaklık kavramları ters yüz olmuştu. Her adım attığında sanki biraz daha uzaklaşıyordu düğme. Hedefi ıskalayıp duvarı yokladığında olması gereken yere vardığını anladı, duvarda ellerini gezdirerek düğmeyi aşağı indirdi.
Parlaklık, cennetin ışığı. Karanlığı yaran ve kötülükleri uzaklaştıran tanrının lütfu gözlerinde parladı. Ağrıyı dindirmek için hemen gözkapaklarını kapattı, ışık çok parlak gelmişti ona. Yavaş yavaş açtığında gözlerini olduğu yerin sekizgen bir oda olduğunu fark etti. Enteresan olan taraf ise her duvar bir aynaydı ve her ayna farklı gösteriyordu bedenini. Hepsini gözden geçirirken gördüğü her yüzün farklı bir şekilde baktığını algıladı. Bir tanesi gülerken bir diğeri ağlıyordu, birisi sinirliyken birisi acımayla bakıyordu. Üzüntülüydü, âşıktı, umutluydu, son fark ettiği ise o anki yüz ifadesiydi. Şaşkındı.
Odada başka hiçbir şey yoktu, ne bir masa ne bir sandalye. Tahtadan yapılmış kirli bir zemin ve tavanda ışık veren eski püskü bir lamba. Ne ifade ediyordu bu oda ona, neyi amaçlıyordu?
Her yüzü tek tek inceledi bir ip ucu bulmak ümidiyle. Yaptığı her hareketi taklit ediyorlardı ama yüzler hep aynıydı. İlk gördüğü andaki ifadeleri hiç değişmiyordu. Gözyaşlarını tutamayan siluetinin önünde durdu ve izlemeye başladı, yansıması da onu izliyordu aynı zamanda.
Şaşkınlığın ilk anlarını atlatınca beyninde yıldırımlar çakmaya başladı. Kapı neredeydi? Nere kaybolmuştu bu Allahın belası, giriş yönünü tamamen kaybetmişti, her ayna birbirinin aynısıydı. Birden oda üstüne üstüne gelmeye başladı, sanki duvarlar onu ezmek istiyordu, ya oda küçülüyordu ya da o aşırı büyüyordu her ne oluyorsa fark etmiyordu. Korkunç bir şekilde daralıyordu, göğsünü yırtıp dışarı çıkmak isteyen bir canavar vardı sanki içinde. Olduğu yere çöktü ve derin derin nefes almaya başladı. Sakin olmalıydı, soğuk kanlılığını korumalıydı. Odaya bir şey olduğu yoktu sadece o öyle olduğunu düşünüyordu. Gözlerini kapattı ve derin nefesler alarak on’a kadar saydı. Tekrar açtığında ise her şey yerli yerindeydi. Sakince nefes alıp ayağa kalktı. Bir şeyler yapmasını istiyordu oda ondan ama neydi bu istek. Hiçbir fikri yoktu. Gülen yüze baktığında sanki bir şey işaret ediyormuş gibi geldi Dumah’a. Bir anda var olup bir anda kayboldu. İşaret edilen yöne baktığında şaşırmış kendisi ile karşılaştı. Bir an için onun da bir şeyler gösterdiğini fark etti, bir yüzden bir yüze dolaşırken mutlu ifadesinin önüne tekrar geldi. Gözleri ona bakarken aynanın üstünde bir yazı belirmeye başladı.
Tahtadan bir basamak
Altında bir kaçak Zindan zindan dolaşırdı Her gün ağlayarak Bu da neydi? Bir bilmecemi, tekerleme mi. NE?
Aklı deli gibi çalışmaya başlamıştı, paslı dişliler son sürat dönüyordu sanki.
Belirsiz bir yüz geldi gözlerinin önüne ve geldiği hızla kayboldu. Hatıralar su yüzüne çıkmaya başlamıştı. Yüz tekrar geldiğinde zayıf bir ses de bu sefer ona eşlik ediyordu. Anlayabildiği yegane kelime “kaçak” oldu. Aynadaki yazı yavaş yavaş silikleşmeye başlamıştı, acele etmesi anlamına geliyordu bu. Zihnini zorladı, en ince ayrıntıya kadar düşünüyordu. Neydi bu kimdi bu yüz. Ne anlatıyordu ona. Yazı giderek okunmaz hale geliyordu, beyni son sürat çalışıyordu, vakit gelmişti.
Şirin küçük bir odadaydı, duvarda sulu boya resimler vardı, bir çocuğun ellerinden çıktığı belli olan resimler. Sevimli bir ses bir şeyler söylüyordu ona “Tamam abi sıra bende, ben soracağım sen cevaplayacaksın” yuvarlak yüzlü, sarı saçları iki kuyruk halinde örülmüş dünya tatlısı bir kızdı bu. Kardeşiydi Dumah’ın.
“Tahtadan bir basamak
Altında bir kaçak Zindan zindan dolaşır Her gün ağlayarak” “Hazine” dedi Dumah, olumsuz anlamda başını iki yana salladı sarı saçlı kız.
“Ama bu çok anlamsız” diye sızlandı Dumah. Kıkırdadı küçük kız, “biliyorum anlamsız ama cevap çok basit Dumah” dedi gülümseyerek.
“Pes ediyorum Andrea, tamam sen kazandın, hadi söyle cevabı.”
“Söz mü? Ben kazandım değil mi? Sonradan mızıkçılık yok ama!”
“Tamam söz veriyorum” dedi Dumah.
“Cevap mutluluk abi, çok basittir ona ulaşmak ama hep içimize hapsederiz ve gözyaşlarımızın ardına saklarız.” Dedi Andrea. Dumah kardeşinin örülmüş sarı saçlarını çekiştirdi ve “haklısın seni hileci küçük yaramaz” dedi. İkisi birden gülmeye başladı, bu kadar içten gülebileceğini unutmuştu Dumah.
Hızlıca karşısındaki aynaya bir tekme attı ve parçalar helezonlar çizerek etrafa dağılırken ellerini gözlerine siper etti. Kırılmış aynanın ardında tahta bir kapı vardı, üzerindeki gümüş çengelde aslı altın bir de anahtar. Aptalca bir sırıtışla anahtarı alıp dışarı çıktı.
Başarmıştı… Bir kez daha.
6. Kapı
Bir çok zorluğun üstesinden gelerek 6. kapıya kadar gelmişti Dumah...
Bir kapıya baktı bir elinde ki anahtara... Korkuyordu... Bu kapıda onu neyin beklediğinden habersizdi... Bi an tereddüt etti; ''girmeli miyim...?'' diye sordu kendi kendine... Başka ne yapacaktı ki... İçeri girmekten başka çaresi yoktu...
Anahtarı deliğe soktu elleri titreyerek... Kapı bütün ihtişamıyla açıldı... Cesaretini topladı Dumah ve ilk adımını attı...
Gözleri büyüdü bir anda... Burası bir kasabaya benziyordu... Çalışan koşuşturan insanlar vardı... Ama bu insanlar normal değildi... İri yarı dev gibi insanlardı... Gözüne çarpan en ufak insan bile 3 metre boylarındaydı... Bu insanların bir kolu Dumah'ın bedeni kadardı...
Dumah içten içe korkmaya başladı... Kafasını geriye çevirdi... Aklından bir an evvel buradan çıkmak geçiyordu... Ama anahtarı bulması gerektiğini hatırladı... 1-2 dakika hareketsiz bekledikten sonra ufak adımlarla ilerlemeye başladı... Farkedilmeden anahtarı bulup bir an evvel oradan çıkmak istiyordu... Çünkü biliyordu ki bu insanların ona ufaktan dokunması bile onu öldürebilirdi...
İlerledi... Sağına baktı, büyük kayaları kıran insanları gördü... Ancak bu insanlar balyoz ya da herhangi bir makine kullanmıyorlardı... Yumruklarıyla kırıyorlardı o devasa taşları... Soluna baktı, ağaç kesip parçalayan insanları gördü... Korkusu daha da artmıştı... Daha sonra bu insanlar Dumah'ı farketmeye başladılar... Hepsi birer birer kafasını çevirip Dumah'a bakıyordu...
Çok dikkat çekiyordu ve bu çok normaldi... Aralarında ki en cılız en ufak varlık kendisiydi... Yavaş yavaş Dumah'ın etradını sarmaya başladılar... Dumah durdu... Kalbi yerinden çıkacakmışcasına hızla çarpıyordu... Aralarında ki en iri yarı adam kalabalığı yararak geldi ve Dumah'ın önünde durdu... Dumah o adamın yanında küçük kız kardeşi gibi kalmıştı... Dumah artık sona geldiğini düşünmeye başladı... Aklına yapabilecek hiçbirşey gelmiyordu...
İri yarı adam Dumah'a: '' slik knak neuls'' gibi bişey dedi... Dumah hiçbirşey anlamadı... Kafasını kaldırdı, adama bakıp titrek bir sesle: '' Ne dediğinizi anlamadım... Ben buraya nasıl geldiği mi bilmiyorum... Bir anahtar arıyorum buradan çıkmam için onu bulmam şart...'' dedi... Önünde ki adam tekrar ve yüksek sesle: '' Slik knak neuls...'' diye bağırdı ve Dumah'ın önünde diz çöktü... Aynı anda etrafında bulunan bütün insanlarda diz çöktü... Öyle büyük bir gürültü çıktı ki yer sallandı... Dumah bir anda soğuk terler döktü... 1-2 dakika öylece durdu... Neden sonra kafasını kaldırdı ve sağa doğru baktı... Dudaklarından iki kelime döküldü titrek bir sesle..: '' Aman Tanrım...!!! '' Donup kalmıştı... Baktığı altın, gümüş ve bir çok değerli pırlanta ve taşlarla süslenmiş devasa bir heykeldi... Gözlerini oğuşturarak tekrar baktı... Evet evet... Kendi heykeliydi bu...
''Ama ama bu imkansız...'' dedi Dumah... Diz çökmüş bütün insanlar sevinç çığlıkları atarak ayağa kalktı... Dumah'ı omuzlarına alıp tahta götürdüler... Dumah'ın şaşkınlığı geçtikten sonra anlamıştı... Kendisi o kasabanın kralıydı... Şenlikler başladı... Dumah'ın önüne yemekler yığıldı... Şaraplar, meyveler... Dumah cennette gibiydi... Herşeyi unutmuştu anı yaşıyordu... Gözü yeni doğmuş olan bir bebeğe ilişti... O bebek bile Dumah'tan daha kaslı, daha yapılı ve daha güçlüydü... Kendi kendine düşündü Dumah... Kendisi o kasabada bulunan en savunmasız en güçsüz varlıktı... Ama garip olan oradaki bütün güç onun elindeydi... Herkes onun ağzından çıkacak bi kelimeye yapacağı bir işarete bakıyordu... Öl dese öleceklerdi...
Dumah kendini iyice kaptırmıştı... Ara sıra kafasını çevirip muazzam heykeline bakıyordu... Neden sonra farketti... Heykelin boynunda birşey asılıydı... Dikkatlice baktı... Sonra eliyle halkın içinden birini işaret etti sonrada heykelin boynunda asılı olan şeye... O insan çok süratli bir şekilde yerinden fırladı... Ve 10-15 metre yükseklikteki heykeli bi solukta tırmandı... Boynundaki aldı ve Dumah'ın önüne geldi, diz çöktü ve uzattı... Dumah donup kaldı... Elini uzattı ve aldı ve mahsun mahsun baktı... Bu üzerinde 7 yazan anahtardı, aradığı anahtardı... Bi anahtara baktı bi etrafına... Emin olamadı buradan çıkmak istiyormuydu...?
Tekrar düşündü buradan çıkmalıydı... Kendi dünyasına, sevgilisine, kardeşine dönmeliydi... Hemen saatine baktı... Oradan çıkmak için 10 dakikası kalmıştı... Üzgün gözlerle insanlara baktı... En iri yarı olanı Dumah'ın önüne geldi diz çöktü ve yüzüne baktı... Dumah'ın gözleri yaşlıydı... Elini omuzuna koydu ve: '' Üzgünüm gitmeliyim...'' dedi ağlamaklı bir sesle... Tacını çıkardı ve o adamın kafasına taktı... Adam Dumah'ın sözlerinden bişey anlamasada gözlerinden anlamıştı gideceğini... Dumah'a yalvaran gözlerle baktı bizi bırakma dercesine...
Dumah ağır adımlarla kapıya doğru ilerlemeye başladı... Bütün halkta peşinden boyunlarını bükmüş bi vaziyette... Dumah kapıya vardığında 1 dakikası kalmıştı... Son kez arkasına baktı... Gülümseyerek: '' Hoşçakalın...! '' dedi... Bir çoğu ağlıyordu... Dumah elini cebine soktu ve 6 numaralı anahtarı çıkardı... İçeri doğru fırlattı... Yeni kral anahtarı yakaladı ve kalbine götürerek son kez selamladı Dumah'ı...
Dumah koridora doğru adımını atar atmaz kapı bütün ihtişamıyla gürültülü bir şekilde kapandı... Bir kez daha başarmıştı Dumah... Ama içi buruktu...
7. kapının önüne gitti ve diz çöktü... Ağlamaya başladı... Elinden şekeri alınmış bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağladı...
7. Kapı
Süssüz tahta kapının yüzeyine boş gözlerle bakıyordu, anahtarı çevirdiğinin bile farkında değildi. O esnada yüzünde garip bir sıcaklık sezdi. Isı yavaş yavaş yükseliyordu. Boş gözlerle bakarken alevden bir yazı şekillenmeye başladı tahta kapıda.
Yanında ne getirirsen buraya
Onu bulursun yanında, çıkışta “Çok güze!” diye iç geçirdi Dumah, hiçbir şeyin onu şaşırtamayacağı açıktı. Çok az bir vakti kalmıştı, buradan kurtulmak istiyorsa acele etmesi gerekiyordu. Bunun farkındaydı ama telaş yapacak evreyi geride bırakalı binlerce kilometre olmuştu. Kapının kendiliğinden kapanmasını beklemedi bu sefer, olanca gücüyle çarpıp ardından bilinmezliğe adımını attı.
Gözlerini korumak için kapatması gerekti ışığın gücünden. Ayaklarının altında yumuşak bir zemin vardı, bastığında dibe doğru gömülüyordu yavaş yavaş. Gözlerini istemsizce açmaya zorladı, ışık adeta toplu iğne gibi batıyordu retinasına. “Çok güze!” Ağzından çıkan tek şaşırma sözcüğü oldu, göz alabildiğine kumulluk bir alandaydı. Tek bir ağaç, tek bir kaya, tek bir canlı belirtisi yoktu. “Hiçlik vücut bulsa sanırım böyle bir yer oldurdu” diye iç geçirdi. Ayak bileklerini çoktan geçmişti kum, durduğu her saniye biraz daha batıyordu. “Bu da yetmezse başıma bir ateş topu at ve işi kısa yoldan çözelim ha!” diye bağırdı. Ve adım atmaya başladı, kumda yürümek hele bu ayakkabılarla zor bir işti, bundan kimsenin şüphesi olmamalıydı, üstelikte durduğun her an daha da gömüldüğün Tanrının cezası lanet bir çölde iyice zordu.
Koşmayı denedi ama kafa üstü kumlara çakılıp ağzı iğrenç tozla dolunca bunun kötü bir fikir olduğu kanaatine vardı ve vazgeçti. Hızlı ve dikkatli adımlarla bir sonraki odanın kilidini açan anahtarı aramaya koyuldu. Önünde fazla yüksek olmayan bir kum tepesi vardı, şansını birde onun arkasında denemeye karar verdi. En yüksek noktaya ulaştığında aslında bunun beş ayrı kum tepesinin oluşturduğu bir çemberin parçası olduğunu fark etti. Merkezde gözüne ilişen bir şey vardı, tam olarak seçemiyordu ne olduğunu. Fazla hızlı olmayan bir tempoyla yaklaşmaya başladı, yakınlaştıkça bunun yaklaşık bir metre çapında ve muhtemelen iki metre yüksekliğinde bir kaide olduğunu gördü. İyice dibine geldiğinde yakından inceleme fırsatı yakaladı, hiçbir süs ya da yazı yoktu üzerinde. Mükemmel bir şekilde dairesel kesilmişti, tek bir pürüz tek bir kusur yoktu üzerinde. Üst kısmı milyonlarca kez zımparalanmış gibi dümdüzdü. Kaideye sırtını dönüp tepelere bakmaya başladı, hiçbir işaret, farklı bir şey yoktu. “Sıradan basit toz yığınları” dedi içinden.
“Ne bekliyordun?” Diye bir cevap geldi arkasından. Hızla dönmeye çalışınca ayağı kumlardan kurtulamadı ve yine yüz üstü yere kapaklandı. Gözlerine, burnuna, ağzına kaçan kum tanelerini temizlerken bir yandan da alel acele ayağa kalkmaya çalışıyordu.
“Sakin ol” dedi ses yine ama kimse görünmüyordu etrafından, ses kaideden gelmişti buna emindi fakat ortada kimse yoktu.
“Ateş topu konusunda şaka yapmıştım aslında” diye mırıldandı tozlu ağzıyla. Gülme sesi geliyordu şimdi kulaklarına, sıradan bir gülme sesi ne korkutucu ne sakinleştirici.
“Eğleniyorsundur umarım” dedi hiçliğin ortasında yoktan peydahlanan sese.
“Biraz” diye yanıtladı hayalet ses.
Kaidenin üstünde, havada bir dalgalanma oldu, sanki içeri doğru göçüyordu boşluk. Anafor halinde dönmeye başladı hava, ayakları yerden kesecek bir rüzgar dönmeye başladı kumdan tepelerin oluşturduğu dairenin ortasında. Can hıraş kaideyi kucakladı Dumah, kum taneleri her yerine doluyordu, sımsıkı kapadı gözlerini. Rüzgarın uğultusu korku filmlerinden geri kalmayacak kadar etkiliydi.
“Öleceğim galiba sonunda” diye düşünürken kaideye çarpan bir yıldırımla geriye savruldu.
Bilinci tekrar yerine geldiğinde, yarı yarıya gömülmüştü kumların arasına. Aklına filmlerdeki sahneler geliyor ve ona büyük bir zevkle işkence ediyorlardı. Kumun içine gömülüp kaybolan yüzler, çığlıklar. Şimdi sıra ondaydı belli ki. Kurtulmak için debelendikçe daha da hızlı batacağını hatırladı yine filmlerden. Kim demişti filmler sadece izlemek içindir diye, şimdi onun hayatını kurtaracaktı belki de.
Kaideye doğru gözü kaydı, az önce yıldırımın çaktığı yerde hiçbir yanık izi yoktu. Aynı mükemmellikte duruyordu. Ama artık üstünde bir siluet vardı, yarı saydam bir insan figürüydü bu. Etrafındaki akranlık dalgalanmalara saydam olmasına rağmen açıkça göze çarpıyordu. “Umarın orada manzara iyidir” deyiverdi sinirden.
“Aslında senin bakış açından daha fazlasını gördüğüm pek söylenemez” Yine gülmeye başladı kara suret.
“Eğleniyor olmana sevindim doğrusu, yarı beline kadar kuma gömülmüş ve muhtemelen birazdan ölecek bir adamın görüntüsü elbette komiktir, kim gülmez ki buna!” İyice sinirlenmeye başlıyordu, şakağındaki damarın seyirdiğini hissedebiliyordu.
“Dostum biliyorsun ki bu senin için bir sınav” dedi sakin bir ses tonuyla.
“Kızman ya da üzülmen veya ağlaman inan umurumda bile değil, şurada istersen öl, senden öncekiler gibi ya da senden sonrakilerin de başına geleceği gibi. Üzüntü hissetmem.” Sesindeki duygusuz ton iliklerine kadar işlemişti Dumah’ın. Telaş, oh evet yavaş yavaş su üzerine çıkıyordu.
“Benden istediğin nedir?” Basitçe sordu Dumah, sesindeki sakin havaya kendisi bile şaşırmıştı.
Adamın bakışları birden vahşileşti, Dumah beklemiyordu bunu. Tüylerinin ürperdiğini bedeninin titrediğini hissedebiliyordu. Anlamadığı dilde bir şeyler fısıldamaya başladı kara suret. Derin bir konsantrasyona girip gözlerini sım sıkı kapattı, elleri ses tonuna göre hızlanıp ya da yavaşlıyordu, çeşitli simgeler çiziyordu havaya ve tamamlanan her şekilden sonra çizgilerin üstünde garip bir kırmızı renk parlayıp sönüyordu. Fısıltıya dönüşen sesi gürlemeye başlamıştı şimdi, son bir şekil çizip son kez bir kelime daha telaffuz ettikten sonra yerinde hareketsiz kaldı. Gözlerini açtığında Dumah’a arkasındaki bir yeri işaret ediyordu.
Gösterilen yöne baktığında kazığa bağlanmış bir kadın gördü, uzun simsiyah saçları çıplak göğüslerini örtüyordu. Altında beyaz, ayak bileklerine kadar uzanan yırtılmış lime lime edilmiş bir etek vardı. Narin parmaklarının gerisinde, bileğinde ki açık bir yaradan dizginlerinden boşanmış at misali kan akıyordu. Ayaklarının altındaki kum kanla sırıl sıklam olmuştu. Teni ölü gibi beyazlamıştı, soluk yüzünü adama doğru çevirdiğinde Dumah şaşkınlıktan küçük dilini yutuyordu. Tanıyordu bu yüzü, evet hem de çok iyi tanıyordu. Varlığının her zerresi ile nefret ediyordu bu kadından. Onu aldatmış, küçük düşürmüştü. Oynamıştı kırılgan hisleri ile, dalga geçmişti. Ölümüne nefret ediyordu ama hala yaşamı kadar da seviyordu bu kadını.
“Onu öldürürsen anahtarı sana vereceğim” dedi yarı saydam adam.
“Öldürürsen, onu öldürürsem, onu öldürmek istiyorum, kalbini parçalayıp yumruklarımın arasında sıkmak istiyorum. Bana yaptığı gibi yüreğini paramparça etmek istiyorum.” Bu düşüncelerin hiçbiri dile getirilmemişti ama kara pelerinli adam hepsini duymuştu daha Dumah düşünmeden. Gözlerinde öyle bir nefret vardı ki, hoşuna gitmişti hayaletin.
“Aslında az önceki anlamadığın sözcüklerin ve hareketlerin hiçbir anlamı yok, sadece dikkatini çekmek istemiştim, onu buraya ayaklarının dibine getirmek için sadece düşünmem yeterdi.” Alenen dalga geçiyordu Dumah la, karışmış zihnini daha da karıştırarak düşünmesine fırsat vermek istemiyordu.
“Anlaşma bu, kabul ediyor musun? Yoksa kumların arasında keyfin yerinde mi?” Teklif son derece basitti görünüşte, adamın istediğini yaparsa kurtulacaktı ve intikamını alacaktı. Yapmazsa kumlar bir süre sonra boğazından aşağı kaymaya başlayacak ve korkunç bir şekilde boğularak ölecekti. Ne yapması gerekiyordu, kabul mu etmeliydi?
“İyi bir fikir olurdu” hayaletin sesi cümlesinin hemen sonunda aklında yankılandı.
Yoksa Ret mi etmeliydi?
“İşte o zaman sinirlenirim dostum hem de çok fazla”
“Hay lanet olası bir çık git aklımdan bırak bir dakika düşüneyim” dedi zihnindeki hayalete.
“Düşünmeyi istemen bile onu öldürmek istediğin gerçeğini ortaya seriyor evlat.” Haklıydı hayalet dibine kadar. İstiyordu bunu, daha önce de istemişti, planlar yapmıştı ama gerçekleştirmeye bir türlü cesaret edememişti. Şimdi elinde bir fırsat vardı, incinmiş gururunu tamir etme fırsatı vardı elinde, intikam alma fırsatı vardı.
“Yapacağım” diye haykırdı avazı çıktığı kadar, “Ne anahtarın ne de kızman umurumda bile değil, sadece onu öldürmek istiyorum.” Cümlesi daha bitmeden bedeni kumların üstüne çıkmıştı bile. Kemerindeki ağırlıktan orada bir şey olduğunu fark etti, elini beline attığında parmakları soğuk metal yüzey ile temas etti, yüzüne isterik bir gülümseme oturdu. Tam manasıyla psikopat gibi görünüyordu. Birkaç adımda kızın yanına ulaştı ve bir saniye bile beklemeden namluyu şakaklarına dayadı. Kızın hali içler acısıydı. “Ne oldu buna?” Son derece soğukkanlıydı, hiçbir his yoktu kelimelerinde.
“İntihar etti ve cehennem de benim sıradan basit oyuncaklarımdan birisi oldu.” Şeytani gülümsemesi o mesafeden bile rahatça fark ediliyordu.
“Onu bu hale sen mi getirdin?” Sesi sertleşmişti.
“Evet” diye yanıtladı hayalet sakin bir şekilde. “Onu her gün bu hale getiriyorum ve her gece, bir sonraki gün yaşayacağı acının hayali ile geri gönderiyorum.” Dudaklarını yaladığını gördü Dumah kara suretin. Garip bir tiksinti dolaştı bedeninde, kızdan mı tiksinmişti yoksa adamdan mı karar veremedi. Kızın kandan keçeleşmiş saçlarını eline dolayıp gözlerine baktı, donuktu gözleri, hiçbir hayat belirtisi yoktu. Nefreti birden acımaya dönüştü, bu sefil yaratığı öldürerek mi gururunu kurtaracaktı? Hiç sanmıyordu, zaten her gün ölen birisini öldürerek sadece kendisini daha da küçültebilirdi. Bu düşünceler aklından geçerken adamın sesi kulaklarında patladı.
“Yap şunu seni küçük pislik, Arzuladığın şeyi yap ve buradan defol git, yoksa sonsuza dek burada bu kumların arasında kalırsın.” Tetikteki parmağı istemsizce gerilmeye başlıyordu, metal tetiğin çıkardığı mekanik sesleri duyabiliyordu. Aklındaki onlarca soru ve onlarca cevap birbirine girmişti, parmağı giderek daha çok baskı yapıyordu tetiğe, hayaletin sesi sürekli kulaklarındaydı, “hadi yap şu işi” diyordu. “Yap ve kurtul buradan” parmağı daha da bastırmaya başladı, içindeki hisler iyice allak bullak olmuştu, neydi o? Bir katil miydi? İnfaz memurumuydu, basit bir piyon muydu? Birkaç milimetre kalmışı silahın ateş almasına, ansızın kapıdaki yazı tüm canlılığıyla gözlerinin önüne geldi,
Yanında ne getirirsen buraya
Onu bulursun yanında, çıkışta “Senin eğlencene alet olmayacağım” dedi Dumah ve dönüp hayalete altı el ateş etti.
Kara suret sakince kaidenin üstünde hareketsiz durmaya devam ediyordu.
“Öyle olsun” dedi sadece ve ellerinden çıkan yıldırımlar Dumah’ı kumlara çiviledi. Gördüğü son şey kıza doğru yürüyen hayaletti ve bir süre sonra görüntü tamamen kumlarla kaplandı. İsterik bir kahkaha atma isteği geçti içinden, kızı öldürmeyerek hayaleti kızdırmıştı bu kesinlikle onu tatmin etmişti ve birde tabiî ki o acınacak kadın. Öldürmeye bile değmeyecek kadar aşağılanmış kadın. Onu, o halini görmek gururunu kurtarmaya yetmişti, yerde yatan ölüye bir el daha ateş etmek insanı rahatlatmazdı. Aksine ruhunda daha derin yaralar açardı.
Tozlar boğazına hücum etmeye başlamıştı, gözleri kapalıydı, kum tanecikleri ciğerlerine doluyordu büyük bir hızla ve nefes almak için çırpınıyordu adeta, bir anda tüm her şey silindi hayattan, tek önemli şey bir kere daha oksijeni içine çekmekti artık. Öğürüyordu, deli gibi öksürmek istiyordu ama yapamıyordu, göğsünde korkunç bir alev yanmaya başladı, gerçek bir ateş gibi yakıyordu içini, nefes almalıydı, ölmek istemiyordu. Bilincinin gerisinde koyu bir boşluk belirmeye başladı, her saniye daha da büyüyordu, ateşin acısıyla kendinden geçtiğinde aklında son bir yüz kalmıştı.
Şakağına tetiği dayadığı acınacak kadının yüzü, kansız ve gülümseyen yüzü.
8. Kapı
Kendini o kadar yorgun ve halsiz hissediyordu ki bir adım daha atacak gücü kalmamıştı. 8. ve son kapının dibine çöküp başını ellerinin arasına aldı. Bu kapı kurtuluşu olacak mıydı? Diğer kapılarda başına gelenleri anımsadı birer birer. Babası, küçük kız kardeşi ve artık neredeyse ondan nefret ettiğini düşündüğü eski sevgilisi bile O'na bu evden kurtulması konusunda yardımcı olmaya çalışıyordu sanki.
Yıllar öncesinde tüm ailesiyle birlikte tatil dönüşü büyük bir kaza atlatmışlardı. Bu kazada annesini kaybeden Dumah, bunun için babasını suçluyordu. Annesi gitmek istememesine rağmen haftasonunu dağ evinde geçirip, avlanmak isteyen babası zorla eşini ikna edip bu geziyi ayarlamıştı. Fakat hiç biri başlarına gelecek bu üzücü olayı bilmiyordu. Annesinin yerine babasının ölmüş olmasını dilediğini hatırladı. Kalbi öyle büyük bir acı ve sinirle doldu ki elinde sıktığı anahtar avuçiçiyle bütünleşti adeta. Bu korkunç kaza sonrasında toparlanmak için çok çaba sarfetmişti Dumah. Bunda sevgilisi Gabriel'in de payı büyüktü. Zor zamanlarında hep o yanında olmuştu. Ayrılıkları her ne kadar canını yaksa da, Gabriel daha sonra başka biriyle evlenip bu şehri terketmiş olsa da, bu kadının hayatındaki rolü büyüktü.
Yavaşça doğruldu Dumah. Ya bu kapıyı açıp hayatı için savaşacaktı, ya da bu köhne evde sonsuza dek ruhunu çürümeye bırakacaktı. Anahtarı kilide soktu ve kapıyı açıp yavaşça itti. Karşısında bomboş bir karanlık uzandı. Kapının ardında ne bir ses, ne bir iz ne de başka bir şey vardı. Alabildiğine karanlık...
Hafifçe bir adım attı ve sendeleyerek koridora geriledi. Kapının ardında zemin yoktu. Karşısında uzanan karanlık, dibi olmayan sonsuz bir kuyuyu andırıyordu O'na. Ne yapmalıydı? Daha fazla düşünecek vakti olmadığını da biliyordu. Kapı açıldı ve zaman işlemeye başladı. Ya kendini bırakacaktı, ya da burada kalacaktı. Sonunda tüm cesaretini toplayarak kapının eşiğine yanaştı ve kendini bıraktı. Öylesine hızla düşüyordu ki artık hiç birşey düşünemiyordu. Aklındaki tek kelime ise kelebekti. Bu düşüş midesinde kelebekler uçuşuyormuş gibi bir hisse kapılmasına neden olmuştu. Tam yere çakılacağını hissettiği sırada, yumuşak bir iniş yaptı. Yere vardığında ortalığın hala karanlık olduğunu ve nefes alamadığını hissetti.
Fakat bu şok uzun sürmedi. Kafasını gömülmüş olduğu pamuklu yastığından kaldırarak doğruldu. Maviye boyanmış odasının penceresi rüzgardan açılmış, perdeleri hafif hafif dalgalandırıyordu. Gözü yanıbaşında duran ve köşesinde "seni seviyorum aşkım" yazan resme ilişti. Gözleri üzüm tanelerini andıran Elizabeth, ona sevgiyle gülümsüyordu. Saatine baktı sabah 9'u gösteriyordu. Odasından çıktı ve alt kattaki mutfağa doğru ilerledi. Küçük kardeşi çizgi film eşliğinde mısır gevreğini yiyordu. Dumah'ı görünce hemen o muzip gülümsemesini takınarak yanına koştu. Ve abisinin elini tuttu.
"Abi, sana bir bilmece soracağım."
"Evet seni dinliyorum Andrea"
“Tahtadan bir basamak
Altında bir kaçak Zindan zindan dolaşır Her gün ağlayarak” "Nedir bu bil bakalım?"
Hafifçe gülümsedi Dumah. Düşünüyormuş gibi yapıp, bir süre kafasını kaşıdı. Ama cevabı çok iyi biliyordu.
"Evet buldum. Cevap Mutluluk" dedi Dumah.
Küçük kız minik elleriyle abisini alkışladı. "Evet bildin" dedi ve Dumah'ın yanağına bir öpücük kondurdu. Kardeşine sımsıkı sarılan Dumah, "Mutluluk" diye fısıldadı tekrar... "Artık hep mutlu olacağız Andrea."
"Haydi bakalım şimdi kahvaltıya devam" dedi küçük kıza Dumah. Ve kalkıp oturma odasına doğru ilerledi. Babasını nerede bulabileceğini biliyordu. Oturma odasının kapısını hafifçe araladı. Babası herzamanki gibi pencerenin kenarına oturmuş bahçeyi izliyordu boş gözlerle. Bu bahçeyi annesi çok severdi. Yazları sabah kahvaltılarını hep burada yaparlardı. Bir an içi burkuldu Dumah'ın, boğazına kocaman bir taş takılmış gibi hissediyordu. Babasının yanına yürüdü ve ayaklarının dibine oturdu. Başını babasının dizlerine koydu. Oğlunun sürekli hırçın ve asi hallerine alışkın olan adam sevgi dolu gözlerle oğluna baktı.
"Hep seni suçladım" dedi Dumah. "Bu kadar ısrar etmiş olmasaydın bugün annem yaşıyor olacaktı diye düşündüm. Hatta o kazada annemin değilde senin ölmüş olmanı dilediğim bile oldu. Ama Tanrı böyle istemişti baba. Hiç birimiz böyle olsun istemezdik ama bu bir kaderdi. Ve değiştirmek için ne yaparsak yapalım elimizden birşey gelmezdi. Affet beni baba" diyerek hıçkırıklara boğuldu.
Adam yaşlı ellerini oğlunun saçlarında gezdirdi. "Ben bile kendimi affetmezken, senin beni affetmeni nasıl beklerdim oğlum? Kendimi bu odada anılara hapsederek yaşarken, annenin bana yadigar bıraktığı sizleri unuttum ben." Dumah ayağa kalktı ve babasına sarıldı. "Artık birbirimizi anlıyoruz baba." dedi ve gülümsedi. "Biz bir aileyiz..."
Odasına çıkıp aceleyle üzerini giyindi. Okula geç kalmak üzereydi. Evinin kapısından koşturarak çıktı. Başını çevirip geriye doğru baktığında kapının üzerinde yazan rakamı gördü ve gülümsedi. Acılarla dolu köhne evdeki 8. kapı artık geride kalmıştı. Burası O'nun yuvasıydı. Babası, küçük kız kardeşi ve annesinin anılarıyla dolu, mutluluğa ve güvene açılan bir kapı, 8. kapı... April 25 Zihinsel İstifraİkinci gerilim hikayesi denemem:)
Evine vardığında saat 22:00’yi geçiyordu. Birkaç gündür doğru düzgün uyuyamamıştı. Üzerine bir de işlerin yoğunluğu eklenince omuzlarında taşıdığı yükün kendisini yere devirecek kadar ağır olduğunu hissetti. Hemen sıcak bir duş alıp, kendini yatağına bıraktı. Uykusuz geçen üç gecenin ardından bu gece uyuyabilmeyi umuyordu. Dışardan gelen denizin o ninniyi andıran sakinleştirici sesini dinledi bir süre. İlk kez bu kadar net duyabiliyordu bu sesi. Kafası sorunlarla o kadar doluydu ki, evinin bu muhteşem manzarasında bile huzur bulamaz hale gelmişti. Bir süre daha kulak verdi bu hoş sese ve göz kapaklarının ağırlaştığını hissetti. Ilık bir rahatlık sardı tüm bedenini, sanki yer çekimi denen bir şey kalmamıştı artık bu odada. Ve uykuya daldı…
Özel bir bankanın müdürüydü Memuneh. Bu göreve atandığı gün sevinçten havalara uçmuştu adeta. Her zaman gittiği sahildeki bara uğrayıp arkadaşlarıyla bunu kutlamışlar, nasıl da eğlenmişlerdi. Pek çok getirisi olmuştu bu işin kendisine. Evini, altındaki son model arabasını ve bu rahat hayatını bu işe borçluydu. Yeni bir çevre, yeni insanlar ve konforlu bir yaşama kavuşmuştu müdürlük sayesinde. Tabi sıkıntıları da yok değildi. Her işin olduğu kadar bu işinde insanın içini sıkan yanları vardı pek tabi ki. Müşterilerin hesapları, zengin ve kendini beğenmiş iş adamlarının paralarının yönetimi, borçlar, alacaklar derken her günün sonunda kendini iliklerine kadar tükenmiş hisseder olmuştu on senenin ardından. Beklediği bir an önce emeklilik gününün gelmesiydi. Son zamanlarda bundan başka bir şey düşünemez olmuştu. Tabi emekliliği gelene kadar artık gözüne akıl hastanesi gibi görünmeye başlayan bu bankada aklını yitirip gitmezse!
Uykusunu tamamen almış bir vaziyette gözlerini açtı. Kendini çok dinlenmiş hissediyordu. Fakat içeri hala gün ışığı girmemişti. Sanırım çok erken uyandım diyerek kolundaki saate göz attı. Saat sabah 10:00’u gösteriyordu. Yorganı atıp yataktan doğrulduğunda neye uğradığını şaşırdı. Odada tam ortada duran yatağından başka hiçbir eşya kalmamıştı. Denizi gören o kocaman pencere kaybolmuştu. Oda bomboş dört duvar ve demirden yapılmış sağlam bir kapıdan ibaretti artık. Neler oluyor diye söylendi kendi kendine. Kapıya yeltendi fakat kapı kilitliydi. Kapıyı yumrukladı, kimse var mı diyerek haykırmaya başladı fakat hiçbir yanıt alamadı. Dün gece kendi odasında uykuya dalmamış mıydı? Odanın şekline bakılırsa burası yine kendi odasıydı, sadece tüm eşyalar kaybolmuş ve pencere de duvar halini almıştı şimdi. Koskoca odada bir yatak, üzerinde pijamaları ve kolundaki saatiyle kalakalmıştı. Üstelik biri kapıyı kilitlemişti. Yatağa oturarak düşünmeye başladı. Hala mantıklı bir cevap bulamıyordu. Tek düşündüğü başına her ne geldiyse gelsin, bu odadan kurtulmalıydı bir şekilde. Kendini kapana sıkışmış gibi hissetti. Biraz zihnini toparladıktan sonra kapıyı açabilecek bir şeyler aradı. Yastıkların altına, yastık kılıflarının içine baktı. Yorganı kılıfından çıkardı ama nafile. Zaten bu yataktan başka bakabileceği, araştırabileceği hiçbir şey yoktu. Son olarak yatağı kaldırdığında altından bir dergi çıktı. Kapağında kendi resmi vardı. Biraz hafızasını yokladı, geçen sene mi, hayır ondan önceki sene de olabilir bundan emin değildi. Çalıştığı banka hizmetlerinden dolayı bir ödül almıştı ve Capital dergisi Memuneh ile bir röportaj yapıp o ay ki sayısının kapağına O’nun resmini basmıştı. Derginin tarihine baktığında 15 Mart 2004’ü gösteriyordu. İyide bu bir hafta öncesinin tarihi değil miydi? Ama hafızası hala bu röportajın en az iki sene önce yapıldığını fısıldıyordu O’na. Zaman kavramını da yitirdiğini anlayınca bayılacak gibi oldu Memuneh. Ne kadar süredir bu odadaydı, O’nu kim hapsetmişti buraya, daha dün her şey yerli yerinde değil miydi? Düşündükçe içinden çıkılmaz bir hal aldı tüm bunlar. Kafasını toparlayıp tekrar bir şeye yoğunlaştı. Bu odadan kaçmalıydı, ama nasıl?
Kolundaki saate baktığında henüz bir saat geçmiş olduğunu fark etti. O an aklına bir fikir geldi. Saatinin metal kordonunu çıkarttı. Kapının kenar kısmını zorlamaya başladı bununla ama nafile. Kapı sanki kesinlikle oradan kaçamaması için yapılmış saf demirden ibaretti. Hayal kırıklığıyla gidip yatağa uzandı. Ellerini başının arasına aldı ve tavana bakmaya başladı. Küçük bir ampul vardı tavanda. Yattığı yerden sağa sola göz gezdirmeye başladı. Ampul vardı ama yakmak için bir düğme mevcut değildi. Gözleriyle duvarların her köşesini didik didik etti ama bulamadı. Çaresizlik içersinde odayı incelemeye devam ederken, içinin geçtiğini hissetti. Tam uykuya dalacakken, kapının dışından gelen bir sesle irkildi. “Yemek vakti”
Kendini bir anda kapının önünde buldu. Bu ses tanıdık geliyordu bir yerlerden. Tabi ki bu ses bankada birlikte çalıştığı yakın arkadaşı Gabriel’in sesi değil miydi? Gabriel sen misin diye bağırdı Memuneh. Tekrar “Yemek vakti” dedi Gabriel ya da her kimse ve kapının altından kağıt bir tabak içinde pilav ve plastik bir kaşık uzattı.
“Dur” diye bağırdı Memuneh. “Gabriel neler oluyor, beni sen mi hapsettin buraya?” Karşı taraftan hafif bir gülme sesi geldi, mutluluktan değil de daha çok acıyla karışık bir cılız kahkahaydı bu. “Hadi yemeğini ye” dedi tekrar ve Gabriel’in topuklu ayakkabılarıyla uzaklaşmasını dinledi Memuneh bir süre. Pilavı görünce acıktığının farkına vardı Memuneh. Yemeğini yerken kendini düşünmekten alıkoyamıyordu, iş yerindeki en yakın arkadaşı kendisini ne diye hapsetmişti buraya. Hem burası zaten benim evim, bir gecede nasıl değişti böyle her yer diye yine sorgulamaya başladı. Fakat işin içinden çıkamadı. Yemeğini yedikten sonra odanın içinde dolanmaya başladı. Artık iyice çaresizlik içersindeydi. Kapının altından eğilip etrafa göz atmaya çalıştı, ne bir ayak sesi vardı, ne Gabriel, ne de başka biri.
Gidip tekrar yatağına uzandı sonra. Yapabileceği hiçbir şey yoktu. Yine düşünmeye başladı, ama kafasındaki kurgular bir türlü yerli yerine oturmuyordu. Düşünceler içersinde uykuya daldı. Gözünü tekrar açtığında odadaki lamba yanıyordu. Saatine göz attı 21:00’i gösteriyordu.
Kalkıp odanın içersinde dolanmaya başladı. Bir aşağı, bir yukarı yürüdü. Bunu ne kadar süre devam ettirdiğinin bile farkında değildi. Sonunda kendini kaybedip kapıyı yumruklamaya, çığlıklar atmaya başladı. Çıkarın beni buradan diye haykırıyor bir yandan da kapıyı var gücüyle tekmeliyordu. Bir ayak sesi duyuldu. Biri elindeki anahtarla kapıyı açmaya çalışıyordu. İçini sevinçle karışık bir korku kapladı Menuneh’in. Biri kapıyı açıyordu ve bu odadan kaçabilmesinin tek yolu bu saf demirden engelin bertaraf edilebilmesiydi. Kapıdan istemsiz bir şekilde bir ki adım geri attı ve durup bekledi. Anahtar kapının gözünde birkaç kez döndü ve kapı ağır ağır açılmaya başladı. Üzerinde beyaz uzun önlüğüyle bir kadın kapının girişinde duruyordu şimdi. Bu Gabriel değil miydi? Kadına yaklaştı Memuneh, “Gabriel beni neden hapsettin” diye sordu. “Sakin ol” dedi Gabriel, seni buradan çıkaracağım ama önce arkanı dön ve ellerini arkada birleştir. Biraz tereddüt etse de söylenenlere uymaktan başka bir çaresi yoktu Memuneh’in. Arkasını döndü ve ellerini birleştirdi. Soğuk bir dokunuş hissetti bileklerinde. Şimdi elleri kelepçeli, öylece Gabriel’in yanında duruyordu. “Haydi” dedi Gabriel, “seni buradan çıkaracağım benimle gel.” Memuneh’in koluna girdi ve birlikte uzun koridorda ilerlemeye başladılar.
Kendi evinin odasından çıkan Memuneh, koridoru görünce hayrete düştü. Burası onun evi değildi. Sağında ve solunda demirden kapılar bulunan bembeyaz bir koridorda ilerliyorlardı şimdi. Ortalık oldukça sessizdi. Koridorun sonundaki merdivenden aşağı indiklerinde yine beyaz önlük giymiş bir adam karşıladı onları. Memuneh sorular soruyor fakat ne Gabriel’den ne de diğer adamdan bir yanıt alamıyordu. Memuneh’i kapısının önünde büyük bir aslan heykeli bulunan odaya doğru yönelttiler. Burası bankadaki odası değil miydi? Müdür olduğunda soyadını simgeleyen bu heykeli çok yakın bir arkadaşı göndermişti O’na. Fakat odadan içeri adım attıklarında buranın ne kendi evi, ne bankadaki odası olmadığını anladı. Artık zihni iyice karışmıştı. İçerdeki eşyalara bakılırsa burası bir muayenehane idi.
Memuneh’i bir yatağa yatırdılar. Gabriel elindeki şırıngaya bir ilaç çekerek, bunu Memuneh’in koluna enjekte ederken, kısık bir ses duyuldu. “Nerdeyim ben?” Ve ilacın etkisiyle iyice uyuşmaya başlayan Memuneh’in göz kapakları kapanırken son gördüğü şey, Gabriel’in yakasında bulunan bir yazı oldu. “Guislana Akıl Hastanesi, Hemşire Gabriel Joseph.”
April 07 Kendini Aslan Sanan Minik Kedi YavrusuBazı insanlar vardır kendilerini dev aynasında görürler. Çevresindeki insanların arkalarından kuyularını kazarak, orgazm olur bu tür insanlar. Tek mutlulukları budur çünkü. Bazen kızsam da hak veriyorum onlara. Sonuçta herkesin mutlu olmaya hakkı var. Ve onlarda kendilerini bu şekilde tatmin ediyorlar. Ama gün gelip de o ayna yerle yeksan olduğu zaman neye uğradıklarını şaşırırlar. O koskoca kuvvetli aslan görüntüsü, minik, pısırık bir kediye dönüşmüştür şimdi. Onlara da kuyruklarını kıstırıp aman dilemek düşmüştür. Sonu gelmiş bir kedi şimdi son çırpınışlarını yaşamaktadır kurtlar sofrasında. Korku ve hışımla pençelerini sağa sola savurmaktadır. Ama bilmez ki her insan kedileri az da olsa sever. Halbuki sessiz sakin dursa bir köşede, kendi kuyruğuyla döne döne oynasa mesela kimse ona düzgün dur demeyecektir. Ama o inatla çevresindeki aslanların, kaplanların kuyruğuna dolanmaya çalışmaktadır. Zavallı minik kedi... Büyüyüp koskoca ergen bir kedi olmuştun sen hani? Sana öğretmediler mi, bir kedinin kuyruğuna basarsan en fazla iki tırmık yersin, ama ya bir aslanın? August 28 Son Yılların En Güzel ŞiiriIRAK savaşında babası ve annesi ölen ve kendisinin de bacakları kopan Müslüman bir çocuğun IRAK savaşını yöneten Tommy FRANKS'a yazdığı şiir. Bu şiir açık istihbarat sitesinden alınmış..
Merhamet hür Dünyaya bu kadar mı IRAK'ta? Belki haberin yoktur diye yazıyorum Mr. Franks. Demokrasi bizim eve de isabet etti. Annem yoktu zaten. Sizde de barış böyle midir Mr. Franks? Zenginlik, Çocukların var mı Mr. Franks? Bu nasıl demokrasi Mr. Franks?
August 23 Patavatsız İnsanlarYıllar sonra bir gece yine düştün aklıma...
İçimde çözemediğim bir hüzünlü bilmece, Nereden girmiştin hayatıma? Haberin süzüldü odamın camından içeri. Ah bu patavatsız insanlar susmayacak mı hiç dilleri? Hatırlattılar bana yine seni. Duydum ki bir başkası varmış artık yatağında. Ve seni her andığımda o kadın gelecek aklıma. Ah bu patavatsız insanlar susmayacak mı hiç dilleri? Karıştırttılar bana yine eski defterleri. İçinden heyecanlarım, hayal kırıklıklarım çıktı. En çok yaralayanı da gönderdiğin kısacık bir mesajdı, "Tatlı kız..." Biliyor musun şimdilerde hiç tadım kalmadı. Geriye dönüp baktığımda, Ne kadar da uzun zaman geçmiş üzerimizden. Oysa ki daha dün gibi hatırlıyorum... Posta kutusuna bıraktığım sigaraları, Merdiven altında ki ayak üstü sohbetleri, Ve buradan taşınıp gittiğinde, Bir daha kapısına bile yaklaşamayacağım o evi. Üzgün değilim aslında, sadece bir garip buruk içim. Kader bu böylesi yazılmış bize, Senaryomuz trajikomik biçim. Ama ya bu patavatsız insanlar susmayacak mı hiç dilleri? Ben yaşadığını hissediyorum ya o bana yeter. Fakat haberini getirmesin hayatıma birileri. KapıŞimdi sizlere kapılardan bahsetmeliyim dedi konuşmacı. Hayatımızda çokça araladığımız açtığımız ve kilitlediğimiz, kimsenin girmesini istemediğimiz, buyurun hepinize açık dediğimiz kapılar. Nedir kapı, niçin açmak ve örtmek duygusu vardır. Kilidi icat eden, maymuncuğun da icat edileceğini aklından geçirmiş midir? Çilingirler kapılar üzerinden geçiniyorlar mı? Ya anahtarcılar, ellerinde bin bir çeşit anahtar bulunduruyorlar. Sahte anahtarlar var, kopya anahtarlar…
Bizim hayatımızda çok anahtar ve çok kapı var diyerek konuşmasını devam ettirdi konuşmacı. Dışarı çıktım devamını dinleyemedim bilmiyorum dinlemek istemedim herhalde… Kendi kapılarımı ve anahtarlarımı düşündüm. Apartmanın giriş kapısı, iş yerimdeki dolabımın anahtarı, dairemin giriş kapısı ve çok tırtıllı anahtarı… Konuşmacı bunu demek istemedi değil mi diye bir kahkaha patlattım. Kime güleceğim tabii ki kendime.
Kapılar vardır dostlar, yürek kapısı mesela. Ne açar bu kapıyı, çilingire ihtiyaç duymadan. Birde hırsızı vardır bu kapıların değil mi? Gidip bir koşu konuşmacıya söylesem mi ki… Hırsızlar var kapıları zorlayan desem mi ki… Boş ver… Uzaklaştım epeyce. Ben asıl kapıma gitmeliyim, hep geç kalıyorum bu kapıya, hep tökezliyorum, hep canım acıyor. Ben kendi kapıma ulaşmalıyım, ağlamalıyım eşiğinde, ağlamalıyım yağmur boşanırcasına. Çağırmıştı beni, çağırmıştı, hala da çağırıyor. Niye uzak bu kapı dedim kendi kendime. Sen kalbine uzaksın dedi. Kalbin anahtarı hangi kör kuyularda? Kuyu senin gözlerinde. Gözlerim nerde? Gözler mi, göz mü var, söz mü var, öz mü var.
Bitti.
Kapı beni bekliyor, benim koşmam gerek…
Yılmaz Rejber Yarım Gönülle Bir ÖpüşSagopa Verse: Rüzgar essin, ümitlerin serinlesin. Tepe taklak olsun güneşin yaktığı zemin. Ben bir kalıp buz, Rap dudaklarıma vantuz. Lan olum bak burası koca denizde iki kaşık tuz! Bedenimle sevgili olduğumdan bu yana geçmiş bir dolu sene. Çok ihanet etmişim bilmeden zavallı bene. Caddeler pişmanmış beni gördüklerine. Ağırlık olmuşum soğuk kaldırımlar üstünde, et dikende!... Ben ki ben de, sen ki sen de güzelsin. Sesim tek beden de gizlensin. Gözyaşlarım raksa koyulup vecdetsin. Gönlüm halden hale girmekte feryatlarım sema etsin. Kollarım yazmaktan bitap düştü. Aç uçan akbabalar haince yavruyu bölüştü. Sarı selam güneşim onsuzlukla üşüdü. (tir tir) Huzrum asık yüzüme bakıp tebessümle gülüştü. Benim sabırla aram açık. Kibirle yatıya kalanı tutar hıçkırık. Hasımlarımın kıçıkırık. Güvenimin beli fıtık. Hazinelerim sen de batık. Saf ve duru. Benim adımı rapin oğlu koydu elim, kaşım çatık. Bir virüsüm var tam salgınlık, etrafın sarılır. En kalıcı izler yüzde bırakılır. Kafatası dertlenir, adı batası demlenir. Sayın bayım, cehenneme canın, kurumalı kanın!... Nakarat: Elimi sıkmasın alçaklar, artıklar, kaypaklar... Sözümü bölmesin çakallar, çatlaklar, çiyanlar... Gözünü bağlamış yasaklar, yalanlar, kaçaklar... Kördüğüm olmuş kavşaklar, kafalayacaklar bizi haydutlar. Kolera Verse: Ellerimi güneşte ısıttım bugün. Çünkü benim bildiğim, insan yaşadıkça bir hayal inşa ederdi. Bence en önemli isteği kolay yoldan elde etmemekti saadet, onur. Pazarlar sanki içime kurulur. Akşamın fakirliği gündüzün gürültüsüyle yoğrulur. Anne böyle kız mı doğrulur? Özlemin yüzümde kavrulur, kal be gitme ne olur. Aylak saat durur. Üzerime düşme, önüme düş. Sindir kırılır kurulan düş, bir masal doğuş-ölüş. Bir bilet gidiş-dönüş, yarım gönülle bir öpüş. Elime düşme bu bir dövüş, tangır tungur düştü kömüş. Ağız torba olda büzüş. Ben bilirdim düşündüğümü yapmayı, Seni dışarı çıkarıp evinden, dar sokakta boğmayı, Bir gece ansızın ya da açık denize atmayı, Ben bilirdim ardından da kendi kafama sıkmayı. Ancak benim bir korkum var alemlerde tek. Alimlerde rahmet, aynı korku içime aşkı saldı. Klavuz oldu gemime yutsun dalgalar bırak beni. Tersten esse rüzgar hoş, benim onunla aram iyi. En miniktir en sevimli mimiklerim kelamın miri. Her insan sakar ve dengesizdi kolay kırdı kalbi. Dayanmaya mecbur muyum sanki? Canımı yakanın canını yaktım birinci salon godmother iki. Sagopa Kajmer&Kolera EvEvler vardır; kaçıp canını kurtarmak istersin… Evler vardır; penceresinin kırık camına yastık tıkılmış… Evler vardır; içinde kızarmış şişkin gözlerle dolaşılan ve hıçkırıktan başka bir şey duyulmayan… Ne kiralamakla olur, ne satın almakla, ne yaptırmakla… Görünmez aynaların, görünmez bir imbikten, bin yıl süzülmüş ışıklarıyla olur. Salt dekor da yetmez evin ev olmasına… Ev… Sonunda da bükük boyunlu bir öksüzlük çöker yüreğimize… July 02 İçimizdeki Düşmanİlk gerilim içerikli kısa öykü denememdir. Umarım arkası gelir.
Hava gerçekten çok sıcaktı. Kumların üzerinde hafif bir sigara dumanını andıran buharı görebiliyordu. Uzandığı şezlongundan kalkıp sakin ve güneşin altında pırıl pırıl parıldayan denize doğru yürümeye başladı. Kumların ayaklarına yaptığı o sıcacık masaj hoşuna gitmişti. Bir an önce kendini o büyüleyici sulara bırakıp serinlemek istiyordu. Henüz ayak bileklerini tuzlu suyla buluşturmuştu ki bir ses duydu. Şezlongun üzerinde bıraktığı telefonu mu çalıyordu?
Uyandığında saat 8:30’a geliyordu. Saatin alarmı odayı çınlatmasına rağmen yine de uyuya kalmıştı. Yataktan ağır adımlarla kalktı. Sol bacağında bir sızı hissediyordu. Dün alacak-borç senetleri reeskontlarıydı, gelir tablosu hesaplarının kapatılması ve bilgilerin yetkili şirketlere götürülmesiydi derken çok fazla ayakta kaldığını hatırladı. Patronu Korhan bey onu evrak takibi için sürekli anlaşmalı oldukları şirketlere yolluyor, sözde şirketin maddi sıkıntısından dolayı da altına bir araba veremiyordu. Kahrolası dedi içinden, işimde yükselmek için bir süre daha sesimi çıkarmamalıyım. Ne de olsa dün ayın sonuydu. Eğer siz de kahrolası bir muhasebeciyseniz, ayın belli dönemlerinde sıkıntı çekmeniz gayet olası bir durumdu!
İş yerine vardığında saat 9’u geçmişti. Masasına oturup hesapların arasına gömülmüşken, o sinir bozacak derecede sakin yüzlü patronunun gelip kendisine şakayla karışık bir geç kalma azarı atmasını bekledi. Ama beklediği olmadı. Çünkü patron daha yeni şirketin merdivenlerini çıkmış, sekreterin yanından geçerken “kahve, her zamankinden” diye seslenmişti. Dolayısıyla Azref’in geç kaldığını, sevimli sekreter kızdan başka anlayan olmamıştı. O da patrona ispiyonlamayacak derecede severdi Azref’i. Evraklardan başını kaldırdığında saat 12:00 olmuştu. Masasının üzerini toparlayıp yemeğe inmek için hazırlandı. Ayağa kalktığında bacağının ağrısının biraz daha arttığını hissetti. Özellikle sol ayağının üzeri inanılmaz derecede kaşınıyordu. Bu sırada Mahra da son telefon görüşmesini yapıp Azref’in yayına geldi. “Haydi” dedi. “Yemeğe birlikte inelim.” Merdivenleri inerlerken Azref hafif hafif topallıyordu. “Hayırdır bacağını mı incittin” diye sordu Mahra. “Hayır” diye karşılık verdi Azref, “sanırım kısa bir tatile ihtiyacım var.” Sayılar, hesap makineleri, t cetvelleri… ile dolu bir gün daha bitmişti. Neyse ki artık evindeydi. Ayağının ağrısına bir de baş ağrısı eklenmişti günün sonunda. Soyunup duşa girdi. Ilık bir duşa gerçekten çok ihtiyacı vardı. Küveti doldurup içine girdi ve yorgunluğu biraz da olsun dinmiş gibiydi. Çıkıp kurulanacağı sırada gözü ayağına takıldı. Kaşıntı dinmişti ama sol ayağının üzerinde yatık c şeklinde bir kızarıklık belirmişti. Doktora gösterene kadar bir alerji kremiyle geçiştirmeye karar verdi. Kremi sürüp ince bir çorap geçirdi ayaklarına. Alelacele bir şeyler atıştırıp üzerine bir ağrı kesici içti. TV’nin karşısındaki kanepeye uzanıp henüz yeni başlamış olan NBA maçını izlemeye koyuldu ve bir süre sonra da kanepede uyuya kaldı… Uyan, uyan, uyan… Koltuktan sıçradı, maç bitmiş TV kap kacağın süslenmiş cümlelerle tanıtıldığı o aptal reklamlara geçmişti. Yalnız bir terslik vardı. Bu ses de neydi? Biri hala kısık bir sesle uyanmasını emrediyordu. “Kimsiniz, içerde biri mi var?” diye seslendi. Yine o kısık ve tanımadığı ses karşılık verdi, uyan! “Uyandım işte lanet olası, kimsin sen” diye bağırıp ayağa fırladı. Çorabını çıkar dedi o garip ses ve bu sırada Azref bir şeyin farkına vardı. Ses yakından, sanki yerden geliyordu. Kanepeye oturup derin bir nefes aldı. Ve yine o ses çorabını çıkar Azref. Bir yandan deli gibi korkan Azref, gayri ihtiyari bir şekilde çoraplarını çıkarmaya başladı. Önce sağ ayağını çıkardı, ardından sola yöneldiğinde ayağının üzerinde bir kabarıklık hissetti. Bir çırpıda çorabını çıkardığında gördüğü manzara karşısında büyük bir çığlık atıp olduğu yere yığıldı. Sol ayağının üzerinde, kaşınan kırmızı yerde inci gibi bembeyaz dişleriyle bir ağız belirmiş ve ona sırıtıyordu. Kahretsin ahbap, şu çorabını biraz daha çıkarmasaydın sanırım havasızlıktan ölecektim. Kısa bir baygınlık geçiren Azref kendine geldiğinde onun gitmiş olacağını umuyordu. O her neydiyse bir saçmalıktı, bir halüsinasyon olmalıydı. Ama göz ucuyla ayağına baktığında onun hala orada olduğunu gördü. Bu kesinlikle bir halüsinasyon değildi! Sana yardım etmek için buradayım dedi ağız. Dudakları biraz çatlamış gibiydi. Biraz su iç lütfen dedi. Sen içtikçe susuzluğumu giderir, sen yedikçe beslenirim. Kısacası sana bağlıyım ve sana yardım edebilmem için bana ve kendine iyi bakmalısın. Hafif bir şeyler atıştırırsan da hiç fena olmaz, çünkü acıktığımızı hissediyorum dedi. “Kimsin sen, nasıl böyle bir şey olabiliyor?” dedi Azref. Bu sırada mutfağa yönelmişti. Bir bardak soğuk su içmiş, şimdi de bir ekmeğin üzerine reçel sürmeye hazırlanıyordu. Ekmeğini alıp mutfaktaki bir sandalyeye oturdu. Sol ayağını da hemen karşısında bulunan sandalyenin üzerine uzattı. Ekmeğinden bir parça ısırdı. Reçel gayet güzel dedi dudak ve devam etti… Ben senin için geldim, senin bir parçanım Azref. İş yerinde mutlu değilsin, özel hayatında da öyle. Ki anladığım kadarıyla senin tek özel hayatın iş sonrası kanepene yayılıp TV’yi karıştırmak ve biradan şişmiş göbeğini sıvazlamak. “İleri gidiyorsun” dedi Azref. “Bir zamanlar benim de gayet sosyal bir hayatım vardı. Onu çok sevmiştim. Gerçekten çok güzel ve akıllı bir kızdı. Açıkçası o kadar akıllıydı ki zengin birini bulup beni terk etti kaltak” dedi. Sakin ol dedi ağız, sana yardım edeceğim… İşe patronun olacak o ruhsuz adamdan başlayalım. O kadar stresli bir ortamın, en ufak hatada şirketin milyon dolarlık borca girebileceği bir ortamın içinde nasıl bu kadar sakin kalabiliyor? Nasıl mı, dur dur ben söyleyeyim, çünkü bütün işi sana yaptırıyor. Yapılan bir hatada paranın senden kesileceğini biliyor. Ve işin en komik yanı da ne biliyor musun? Senin daha kendi geleceğini garanti altına alacak kadar paran yokken, yapabileceğin olası bir hata da tüm paranın senden kesilecek olması. Muhtemelen bunun için hayatının geri kalan kısmını hapishanede geçirmen gerekir. Bir süre sessiz kalan Azref düşündü, evet ağız haklıydı. Belki de hayatının geri kalan kısmını diğer insanlar gibi rahat, huzurlu kısacası adam gibi geçirebilmek için sol ayağının üzerinde beliren bu ağza ihtiyacı vardı. Ne de olsa gayet mantıklı konuşuyordu. Ve onun kendinden bile akıllı olduğu kanısına varmıştı. Bu Tanrı’nın kendisine bir lütfu olmalıydı… Hemen şimdi yola çıkmalıyız diye seslenen ağız, Azref’i derin düşüncelerin arasından yine o mutfaktaki sandalyeye geri getirdi. Korhan’ı öldürmen gerekiyor. “Öldürmem mi gerekiyor, iyi de bu bana ne sağlayacak” dedi Azref. Onu öldürüp şirketteki tüm paraları alacaksın. Ne de olsa sen oranın muhasebecisisin ve kasanın anahtarları da sende. Biraz aklını çalıştır Azref, tüm parayı alıp buradan çok uzaklara gideceksin. Kendine yeni bir hayat kuracaksın. Ve pek çok kaltağa sahip olacaksın diye sırıttı ağız. Ne de olsa kaltaklar parayı sever. Her zaman ki gibi ağız yine haklıydı, sevgilisi de beş parasız olduğu için terk etmemiş miydi kendisini? Gözlerinin içinden adete ateş kıvılcımları çıkan Azref, “Tamam” dedi, “Bana yardım et ve şu işi bitirelim.” Neredeyse sabah olmak üzereydi ve mesainin başlamasına bir saat kalmıştı. Ruhsatlı tabancasını evraklarla dolu çantasına tıkıştırıp, ayakkabılarını giymeye yeltendi Azref. Bu arada hafif bir çığlık attı ağız, dostum yoksa beni de mi öldürmek istiyorsun? O makosenlerin içinde havasız kalıp geberip gitmemi mi istiyorsun? “Peki ya ne yapacağım?” diye sordu Azref. “İşe yalınayak mı gideceğim?” Nasıl olsa ağız çok zekiydi ve elbet buna da bir çözüm bulacaktı. Sağ ayakkabını giy, sol ayağına ise bir terlik geçiriver. Ve benim üzerime de ince bir bant yapıştır. Soranlara evde ufak bir kaza geçirdiğini ayakkabı giyemeyecek durumda olduğunu söylersin. Kısacası ağzımı bantla işte diyerek sırıttı ağız. Bu şekilde evden çıktılar. Patron henüz gelmemişti. Mahra ise her zaman ki gibi erkenden masasına oturmuş o bitmek tükenmek bilmeyen telefon görüşmelerine başlamıştı. Bu sırada Azref’i fark edip bir dakika der gibi bir işaret yaptı. Telefonu kapatıp, Azref’in yanına koştu. “Ne oldu ayağına” diye sordu. Gece su içmeye kalkmıştım, uyku sersemi şişeyi elimden düşürdüm ve ayağımın üzerini kestim, yarayı havasız bırakmamak içinde ayakkabı giyemedim” deyip hafifçe gülümsedi Azref. “Geçmiş olsun bence kesinlikle artık bir tatile ihtiyacın var.” dedi o sevimli sekreter kız. Evet diyip göz kırptı Azref, artık uzun ve huzurlu bir tatil yapmanın zamanı geldi…” Masasına oturalı on dakika geçmişti ki patron kapıda beliriverdi. Bugün son günü olduğunu hissetmiş olabilir miydi? Çok neşeli görünüyordu. Hatta geçerken Azref’e günaydın, kolay gelsin demeyi bile ihmal etmemişti. Ki normalde çalışanları hiç umursamazdı. Belki de gerçekten ölmek istiyordu. Bu dünyadan kurtulacağı için de bugün çok neşeliydi kim bilir? Başını masanın altına doğru uzatıp bandı araladı Azref, doğru zaman geldi mi diye sordu? Evet diye karşılık verdi ağız, git ve bu işi hallet beynine bir tane sık ve oracıkta ebedi mutlulukla buluştur onu. Görmüyor musun, o bunu zaten istiyor. Bandı tekrar ağzın üzerine geçiren Azref, evrak çantasına yöneldi. İçinden browning model 9 mm’liğini çıkarıp arkasına sakladı ve patronun odasına doğru ilerlemeye başladı. Bu sırada heyecandan elleri ter içinde kalmıştı. Patronun kapısına vardığında durup derin bir nefes aldı ve merhaba yeni hayat diyerek kapıyı tıkladı. Evet onu öldürecekti ama yine de bir odaya kapıyı tıklamadan girmek görgü kurallarına aykırıydı değil mi? Yine sakin ve kendine has sesiyle gir diye bağırdı Korhan. İçeri girmiş patronun masasının karşısında dikiliyordu şimdi. Şakaklarından terler süzülmeye başlamıştı. “Hayırdır” dedi patron rahatsız mısın, izin mi almak istiyorsun? Evet dedi Azref ebedi izin ve silahını çıkarıp tek el ateş etti. Kurşun tam alnının ortasına işaret etmiş, arkadaki Venedik manzaralı tablo Korhan’ın beyin parçalarıyla kırmızıya bulanmıştı. Kısa bir şaşkınlığın ardından direk kasaya yöneldi Azref. Ama bir sorun vardı o heyecanla anahtar ve parayı dolduracağı çuvalı kendi odasında unutmuştu. Tekrar kendi odasına koşup kasanın anahtarlarını ve çuvalı aldı ve geri dönüp kasayı boşaltmaya başladı… Bu sırada silah sesini duyan Mahra, Korhan’ın odasına gelmişti. Gördüğü manzara karşısında tek bir sözcük çıkabildi ağzından, “Beni öldürme.” Azref’in gözlerin öylesine donuk, öylesine hissiz bakıyordu ki, hemen oracıkta kendini de mıhlayabilecek olduğundan adı gibi emindi Mahra. “Bunu yaptığım için belki de bana teşekkür edeceksin” dedi Azref. “Görmedin mi Korhan ne kadar da mutluydu bugün. Ben paraları alıp ömrümün geri kalan kısmında biraz da olsa insanca yaşayacağım. Siz de farklı bir boyutta yeni heyecanlar yaşayacaksınız” dedi. “Kim bilir Mahra, belki de bu dünyada bulamadığın gerçek aşkı orada bulursun, bende burada birkaç kaltak daha tanırım. Paraya tapan kaltaklar…” Kapıya yönelip kaçmaya başladı Mahra, koşabildiği kadar hızlı koşmaya çalışıyordu. Ama arkasından gelen iki el silah sesi daha fazla ilerlemesine engel oldu. Olduğu yere yığılıp kaldı. Yüzüstü yattığı yerin hemen yanında küçük kırmızı bir gölet oluşmuş ve git gide büyüyordu… Tekrar paraları çuvala doldurmaya devam eden Azref, işi bittikten sonra koşar adım şirketi terk etti. Bir taksi çevirip evinin yolunu tuttu. Yolda bir şeyi fark etti, tüm bu olan biten içinde ağız hiç konuşmamıştı. Yoksa aman Tanrım yoksa bant da hava almasına engel mi olmuştu? Orda mısın diye kısık sesle seslendi. Evet dedi ağız buradayım dostum, eve gidince konuşacak çok vaktimiz olacak, şimdi biraz sakinleş ve dinlen. Eve gelip kendini yatağının üzerine attı Azref. Uzanıp sol ayağındaki bandı çıkardı. Bir çuval dolusu para da yatağının hemen yanındaydı. “Nasıl işti ama” diye sordu ağza, gülümsedi yeni dostu. Fakat bu sefer ki şeytani bir gülümsemeydi sanki. Harikasın ahbap iki masum insanı katlettin! Evet biri senden zengindi belki ama bu doğanın kanunu. Bu her yerde böyle, doğa terazisinin dengesini tutturmak için kimilerine cömert, davranır, kimileriniyse ki buna sende dahilsin görmemezlikten gelir. “Sen ne diyorsun be” diye kükredi Azref, “bütün bunlar senin fikrin değil miydi?” Belki dedi ağız, ama belki de hepsi senin fikrindi. Ben içindeki şeytanı ortaya çıkarmana yardımcı oldum sadece. Sinirden başına kramplar giren Azref 9 mm’liğini ağzın dişlerine dayadı. “Hemen buracıkta seni gebertirim, benimle düzgün konuş” dedi. Sırıttı ağız hadi durma çek tetiği, sen bir şeytansın Azref, başkalarının rahatını, huzurunu kıskanan bir şeytansın. Ve tetiği çekti Azref, dayanılmaz bir acı hissetti. Acıdan gözleri yaşarmış, midesi bulanmaya başlaşmıştı. Tam bayılmak üzereyken tekrar sol ayağına baktı, ağzın dişleri dökülmüş, içinden oluk oluk kan boşalıyordu. Uyandığında bir hastane odasındaydı. Yanında bir doktor ve bir de polis memuru duruyordu. “Bana ne oldu?” diye sordu. Polis cevap verdi, Ne mi oldu iki kişiyi öldürdün ve kendini yaraladın. “Hayır” dedi Azref “hepsi onun suçu,” sol ayağını işaret etti. O ağız, bütün bu fikri o verdi bana onu çıkarın lütfen ayağımdan çok canım yanıyor.” Doktor polise göz atarak konuşmaya başladı. Ayağında bir mermi vardı ve onu da çıkarttık merak etme. Biraz kendine gelince sorgulanacaksın dostum, ve bana kalırsa sonrasında uzun bir psikolojik tedavi görmen için seni buraya yollayacaklar. Doktor ve polis kapıyı çekip çıkarlarken doktorun ağzından tek bir sözcük duyabildi Azref, kronik şizofren… June 14 Sus Artık!Kağıt dans eder kalemle... Benimse elemle yıkanmış yüzüm düşer gölgesine. Sağır edici bir sessizlik var içimde. Gözlerim uykusuz, gözlerim kan çanağı... Yine de yazmaktan vazgeçmez ellerim. Dilim sussa da kapanmaz ruhumun o geveze çenesi. Sürekli birşeyler anlatır, geçmişten söz eder. O konuştukça kirlenir beyaz sayfalarda ki hareler. Sus artık, kapat çeneni! Bak yine yazık ettik kağıda, kustuk içimizdekleri. June 12 Gam Tozu ve Dünyanın NinnisiSago Verse: Zaman geriye dönmemek üzere kapını çarpan umursamaz. Güvenim dört nala kaçan bir korkak, soğuk ısımı çalar. Donan yüzüm alevsiz yanar. Kulak rengim pancar. Adımı anar lakırdılar. Ya Allah!... Garibin başını yaktılar, onlar apse oydular. Alnıma kabzeyi vurdular, güven evimi yaktılar, Hatrın hasını çaldılar. Yemin olsun duyan kulaklar, dırdırlardan bıktılar. Hain davran, devran aylak, kıvran ahmak, yürür kervan, Ürür it-köpek-çakal-salak-o!... Evet musikim sanattır, dibini beceren attır. Sagopa stara addır. İnan bu ayaklara giderek azalır derman. Önümde melekten bozma şeytan, elinde soğuk tırpan. Güneş gözünü açana dek, karabasanla hırpalan. Kuma döner dağ olan, tedirgin keloğlan. Talan bahçe bağ olan, yalan dilimden firak olan. Kalp bağımdan en güzel güldür yazık elimde solan. Rabbim Sago viran, kimi zaman yalnızlık yaman. Savursa da batıramayacak gemilerimi fırtınan. Nakarat: Tabutlara sığmayacak kadar intihar var, şeytanın siparişi. Dünyanın ninnisi olmuş sirenler, ya Rab bizi özler. Şah damarım attıkça yaşını silerim çeşmin, solar hayat resmin. Umut nerdesin, yine bittin, nerelere gittin ben seni göremeden? Kolera Verse: İlkin sizi tanıştırayım bu sadık devem Gubar-ı Gam. Öpeyim geçsin dizindeki yara dün girdiğimiz savaştan. Bir kaç bedevi saldırdı, mübarek oldu bana gazam, Hem beni korudu, hem gönlümü sadık devem Gubar-ı Gam. Pejmürde etti bizi bu çöl develerin en sadığı. Hilal çıktı, uyku bastı yok mu çölün sığınağı? Devem ağam dedi uzan sırtım eğri ama dayan! Sensiz uyku bana haram, anca senle manzaram. Gubar-ı Gam "Esen'im" dedi "Şurası akrep vadisi." Sözleri seni incitmesin meşhurdur onların iğnesi. Ağlamaktan kör olmuş onlar yüzünden çöl faresi. İplik ol da süzül onla sen nur, onlar zifiri. Vadiye vardık yol kesildi, tırmandı Gubar'a elçisi. Kulağıma eğilip "Kulağın kepçe, dişin çarpık deli" dedi. Kepçe olsa duyar kulak ve bu diş koparır iğneni, Yolum uzun gazla Gam bunlar zakkum meyvesi. Geçti aradan zaman sade duyan Rab ve Gam. Çölden çorak gönlüm aç bu hasretinle uyuyamam. Seni bulmak adına çabam, kumda gezip dolaşmam. Ben karanlık bir kasabayım sabrımın adı Gubar-ı Gam. Nakarat: Tabutlara sığmayacak kadar intihar var, şeytanın siparişi. Dünyanın ninnisi olmuş sirenler, ya Rab bizi özler. Şah damarım attıkça yaşını silerim çeşmin, solar hayat resmin. Umut nerdesin, yine bittin, nerelere gittin ben seni göremeden? Sagopa Kajmer&Kolera June 11 Seni Seviyorum AnneSeni seviyorum anne.
Yüzüne hiç söyleyemedim sevgimi. Ya utandım, yada herneyse işte... Büyüdükçe biraz daha uzaklaştım sanki sevgiden. Yıllar ömrümü törpülerken, biraz daha katılaştı ruhum. Bana ne oldu anne? Oysa ki senin bir parçandım ben, Senin şefkatinle yoğrulmuştu hamurum. Kim dokundu kirli elleriyle bedenime? Kim değiştirdi beni bu denli? Yardım et! Yardım et anne! Boğazıma kadar gömülmüşüm pisliğe. Sağım, solum sahte insanlarla dolmuş. Yüzüme gülmüş, arkamdan sövmüşler. Uzat elini kurtar beni anne, nefes alamıyorum. Üzerime titrerdin her ağladığımda, "Ceylan gözlü kızım ağlama, yazık o güzel gözlerine" derdin. Gözlerimi oydular anne, Göremez oldum kötülükleri. El yordamıyla ararken mutluluğu, Düştüm, parçalandı dizlerim yara bere içinde. Uzat elini çek çıkar beni bu insancıkların arasından. Yüzüne hiç söyleyemedim belki ama şimdi haykırıyorum, Seni seviyorum anne. Hem de hiç kimseyi sevmediğim kadar, Seni seviyorum... December 03 Şeytan Aldı Götürdü, Acaba Geri Getirir Mi?Akmayan bir zamanın ortasında sıkışıp kalmış gibiyim. Her günüm bir diğeriyle aynı. Dostlarla yapılan hoş beşler bile keyif vermiyor artık. Sürekli ne olduğunu bilmediğim bir şeylerin eksikliğini yaşıyorum. Bu yarım kalmışlık, tamamlanamamışlık hissi acı veriyor. Aşkın eksikliği mi bu canımı acıtan? Yoksa daha önce yaşanmış aşklarda söylenememiş sözler mi? Bilmiyorum... Başımı yastığa koyuyorum, uyku yerine bir dolu anlamsız düşünce üşüşüyor beynime. Aklımın kimyası bozulmaya yüz tutmuşken bir de bu düşüncelere kafa yormak ağır geliyor ruhuma. Bulmaya çalışırken uzun zaman önce kaybettiğim huzurumu, sanki her defasında biraz daha uzaklaşıyor benden. Öyle ki artık aramaya bile gücüm yok. Çok yorgunum... September 15 Canı Sağolsun...Mutlu oldum, dertli oldum. Aşk uğruna sarhoş oldum. Hancı oldum, yolcu oldum. Meşk uğruna sırdaş oldum. Güçlü oldum, suçlu oldum. Dost uğruna yoldaş oldum. Hem soruldum, hem sürüldüm ben. Ama hepinizin canı sağolsun... |
|
|